Yıldız Sarayı Müzesi (Beşiktaş)

İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde bulunan Yıldız Sarayı, deniz kıyısından başlayarak, kuzeye doğru yükselen tüm yamaçları ağaçlarla kaplı 500.000 m2 yüzölçümü olan koruluk ve bahçeler içerisindeki köşklerden, saraylardan ve çeşitli yapılardan meydana gelmiştir. Sarayın bulunduğu “Hazine-i Hassa”ya kayıtlı bu arazi Kanuni Sultan Süleyman döneminden beri padişahlar tarafından av sahası olarak kullanılmaktaydı.

Bu araziye ilk kasrı Sultan I. Ahmet (1603–1617) yaptırmıştır. Sultan IV. Murad (1617–1640) bu alana avlanmaya geldiğinde bu kasırda dinlenmiştir. Bunun ardından XVIII. yüzyılda önce Sultan III. Selim (1789–1807) annesi Mihrişah Sultan için bir başka kasır daha yaptırmış ve bu kasra Yıldız ismini vermiştir. Bunun yanı sıra sarayın iç bahçesine de rokoko üslubunda bir çeşme eklemiştir. Sultan III. Selim’den sonra Sultan II. Mahmud (1808–1839) Yıldız Sarayı bahçesinde düzenlenen ok atışları ve güreş oyunlarını seyretmek için buraya gelmiştir. Bu nedenle de 1834–1835 yıllarında yeni bir köşk yaptırarak çevresine yeni bir bahçe düzenlemiştir. Sultan II.Mahmud “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ismi ile kurduğu yeni ordusunun talimlerini Yıldız Sarayı bahçesinde yaptırmış ve onları izlemiştir. Sultan II. Mahmud’un oğlu Sultan Abdülmecid (1839–1861) burada yapılmış olan köşkleri yıktırmış ve onlardan daha güzel olan “Kasr-ı Dilküsa” isimli köşkü 1842 yılında annesi Bezm-i Alem Valide Sultan için yaptırmıştır. Sultan Abdülaziz’in (1861–1876) ise, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yüzyılı aşkın süre mimari yapıları ile hâkim olan Balyan ailesine Büyük Mabeyn Köşkünü yaptırmış ardından dış bahçede Malta ve Çadır Köşkleri ile asıl sarayı oluşturan Çit Kasrını onlara eklemiştir. Böylece Yıldız Sarayı, Osmanlı padişahlarının yaptırmış olduğu köşklerle saray kompleksine dönüşmüştür.

Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra yerine geçen Sultan V. Murad (1876) üç aylık saltanatını Yıldız Sarayı’nda sürdürmüştür. Sultan Murad’ın akli dengesizliğinden ötürü tahttan indirilmesinden sonra kardeşi Sultan II. Abdülhamid (1876–1909) Dolmabahçe Sarayı’nın deniz kıyısında bulunması ve sarayın herhangi bir ayaklanmada denizden kuşatılma olasılığını göz önünde bulundurarak Yıldız Sarayı’na taşınmıştır.

Bundan sonra sarayın yeniden yapılanmasına başlanmış, çevredeki araziler satın alınarak bugün Yıldız Parkı denilen dış bahçeler genişletilmiş ve bunun içerisinde de yeni imar çalışmaları yapılmıştır. Böylece saray bahçeleri ile birlikte 80 dönümlük bir araziye yayılmıştır. Yıldız Sarayı Hümayunu ismi verilen bu yapı topluluğunda sultanların, şehzadelerin ikamet olarak kullandıkları, resmi görevlilerin görev yaptıkları köşkler, tiyatro, müze, kitaplık, eczane, hayvanat bahçesi, mescit, hamam, tamirhane, marangozhane, demirhane, kilithane gibi çeşitli yapılar bulunuyordu. Ayrıca sarayın hemen dışında da Osmanlı I.Ordusuna bağlı bir hassa tümeni de konuşlanmıştı.

Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra yerine geçen Sultan Mehmet Reşat (1909–1918) buradaki Hususi Daire denilen köşkün Dört Mevsim Salonunda ameliyat edilmiştir. Sultan VI. Mehmet Vahdettin ise (1918–1922) Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet etmiş zaman zaman da Yıldız Sarayı’na gelmiştir.

Yıldız Sarayı Avrupa şehircilik ve saray kompleksine göre biçimlendirilmiştir. Sarayda birbirini izleyen avlular, bu avluların çevresinde yapılar sıralanmıştır. Oldukça geniş bahçenin çevresinde de küçük köşkler, tiyatro, kütüphane sıralanmıştır. Sarayın I.Avlusunda Büyük Mabeyn Köşkü, Yaveran Dairesi, Çit Kasrı, Silahhane, Marangozhane bulunmaktadır. Sarayın II. Avlusunda ise Harem binalarının yanı sıra kültürel ve sanatsal yapılar bulunmaktadır. Has Bahçe adı ile bilinen yerdeki Harem Dairesi’nden başlayan saray Cihannüma Köşkü’ne kadar devam etmektedir. İç Bahçenin değişik yerlerine birbirlerinden bağımsız, Ata Köşkü, Kameriye Köşkü ve Cihannüma Köşkü gibi köşkler yapılmıştır.

Sarayın en görkemli yapısı olan Abdülaziz’in Balyan ailesine yaptırdığı Büyük Mabeyn Köşkü’nün yanında Seyir Köşkü ve Çit Kasrı, onların karşısında da Yaveran Dairesi bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesinden sonra saray uzun süre terk edilmiş, bir süre Harp Akademileri binası olarak kullanılmıştır. Bu arada sarayın bazı bölümleri TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na, İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’ne (IRCICA) Yıldız Üniversitesi’ne bağlanmış bir bölümü de 1978 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilmiştir.

Kültür Bakanlığı sarayda müzecilik çalışmalarına başlamış, Yıldız Sarayı Müze Müdürlüğü’nü kurmuş ve ardından Saray Tiyatrosu yeniden düzenlenerek 6 Ocak 1994’te açılmıştır. Bunu Sahne Sanatları Müzesi izlemiş, 8 Nisan 1994’te de Yıldız Sarayı Müzesi ziyarete açılmıştır.

Sarayın önemli yapılarından Sultan II. Abdülhamit’in özel marangozhanesinde Yıldız Sarayı Müzesi kurulmuştur. Bu bölüm dikdörtgen planda, 90 m. uzunluğunda olup, duvarlara bitişik ahşap kirişlerin yardımı ile üzerini örten tavan desteklenmektedir. Sultan II. Abdülhamit dönemine ait eski fotoğraflarda bu bölümün bir ara müze olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır. Müze içerisindeki eserlerin bir bölümü Topkapı Sarayı Müzesi’nden buraya getirilmiştir.

Yıldız Sarayı Müzesi’nde Sultan II. Abdülhamit’in yaşamı ile ilgili anılara yer verilmiştir. Bunların yanı sıra padişahın kullandığı giysiler, fincan, tütün tabakası, kılıç, kırbaç ve yabancı devlet ricali tarafından Ona hediye edilen eşyalar bulunmaktadır. Ayrıca iyi bir marangoz olan Sultan II. Abdülhamit’in kullanmış olduğu marangozlukla ilgili araç ve gereçler de burada sergilenmektedir. Yıldız Sarayı binalarına, özellikle Mabeyn Köşkü’ne ait mobilyalar ve dekoratif eşyalar da burada bulunmaktadır. Yıldız Sarayı için sarayın dış bahçesinde kurulan saray mimarı D’Aranco’nun yapmış olduğu fabrikada saray için üretilen damgalı, tarihli ve bazılarında da Sultan II. Abdülhamit’in tuğrası bulunan Yıldız Sarayı porselenleri de sergilenmektedir. Bu koleksiyonların arasında Sultan II. Abdülhamit’in portresinin olduğu fincan takımları da bulunmaktadır. Ayrıca müzede Sultanahmet’teki III. Ahmet Çeşmesi’nin sedef kakmalı maketi, Abdülhamit’in faytonu da teşhir edilmektedir.

Yıldız Sarayı Müzesi yönetiminde Osmanlıdan günümüze ulaşan tek saray tiyatrosu olan Yıldız Saray Tiyatrosu da ayrı bir bölüm olarak ziyarete açılmıştır. Sultan II. Abdülhamit tarafından Vasilaki Kalfa’nın oğlu Yanko’ya 1889 yılında yaptırılan tiyatro bezemesi ile dikkati çekmektedir. Avrupa tiyatro ve opera binalarının küçük bir kopyası olan dikdörtgen planlı olan bu tiyatronun duvarları kalem işleri, tavanı da altın yaldızlı yıldız motifleri ile bezenmiştir. Salonun üst tarafında ortada padişahın olmak üzere balkon localarla çevrilmiştir.

Günümüzde tiyatronun fuayesinde sayıları 400’e yaklaşan tarihi sahne kostümleri bir koleksiyon halinde sergilenmektedir.

Yıldız Sarayı Tiyatrosu’nun yanında bulunan Gedikli Cariyeler Dairesi Sahne Sanatları Müzesi olarak 1987 yılında açılmıştır. Bu küçük müzede Türk tiyatro tarihi ile ilgili, her biri arşiv değerinde belgeler, fotoğrafların yanı sıra ünlü sanatçıların kişisel eşyaları, orta oyununa ait belge ve objeler, gölge oyunu ile ilgili figürler ve onların yapımında kullanılan araç ve gereçler sergilenmiştir. Ayrıca sahne kostümleri, dekorlar, tasarımlar ve dekor maketleri de burada bulunmaktadır. Bu kostüm tasarımları arasında N.Perof gibi ünlü tasarımcıların yapmış olduğu sahne tasarımları da bulunmaktadır.

Yıldız Sarayı’nda, Sultan II. Abdülhamit döneminde saray hizmetkârlarının yemekhanesi olarak yaptırılmış olan ve daha sonraki yıllarda silahhaneye dönüştürülen tek katlı, dikdörtgen planlı yapı ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından çeşitli kültürel faaliyetlerde kullanılmak üzere kiralanmaktadır.

Yıldız-Beşiktaş/İstanbul
Tel : (0212) 258 30 80
Faks : (0212) 258 30 85

İstanbul Hisarlar Müzesi (Sarıyer)

İstanbul Hisarlar Müzesi Müdürlüğü merkezi Rumeli Hisarı olmak üzere Anadolu Hisarı ve Yedikule Hisarı’ndan meydana gelmişti. Rumeli Hisarı Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı yönetilirken 1952–1958 yıllarında Topkapı Sarayı Müzesi’nin kontrolü altında onarılmış ve 1968 yılında ayrı bir müdürlük haline getirilmiştir. Onarım çalışmaları Topkapı Sarayı Müzesi Müdür Yardımcısı Elif Naci başkanlığında, belirli aralıklarla Y.Mimar Cahide Tamer, Y.Mimar Mualla Anhegger (Eyüboğlu) ve Y.Mimar Selma Emler tarafından yapılmıştır. Yedikule Hisarı ile Anadolu Hisarı da bu dönemde onarılarak Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. Günümüzde Hisarlar Müzesi Müdürlüğü; Rumelihisarı, Anadoluhisarı ve Çengelköy’deki Vahdettin Köşkü’nden meydana gelmiştir.

Bu müze anıt-müze olduğundan teşhir salonları ve depoları bulunmamaktadır. Yalnızca Rumelihisarı’nın giriş avlusunda Halil Paşa Kulesi’nin önünde XVIII.-XIX. yüzyıl toplar, gülleler ile Bizanslıların Haliç’e gerdiği zincirin bir parçası bulunmaktadır.

Rumeli Hisarı (Boğazkesen Kalesi) (Sarıyer)

Rumeli Hisarı Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce, 30.000 m2’lik bir alana yapılmıştır. Hisarın yapımına 1451–1452 yıllarında başlanmıştır. Rumeli Hisarı Boğaz’ın en dar ve akıntılı yerinde Yıldırım Beyazıt’ın yaptırmış olduğu Anadolu Hisarı’nın tam karşısında yapılmıştır. Kalenin yapılmasındaki amaç, İstanbul kuşatması sırasında Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek idi. Nitekim 1452 yılında buradan geçen ve yapılan ikazlara aldırmayan Kaptan Antonio Rizo kumandasındaki bir Venedik kalyonu batırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet bu kaleyi yaptırarak kuşatma sırasında arkasını da emniyete almayı düşünmüştür.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinde bu hisarın ismi Kule-i Cedide, Neşri tarihinde Yenice Hisar, Aşıkpaşa ve Nişancı tarihlerinde de Boğazkesen Hisarı olarak geçmiştir. Tarihçi Dukas’tan öğrenildiğine göre; Fatih Sultan Mehmet 1451 kışının başında egemenliği altındaki yöneticilere gönderdiği emir ile bölgelerindeki bütün usta ve işçilerin burada toplanmasını istemiştir. Hisarın yapımına 1452 yılı Mart ayının sonunda başlanmış ve 139 gün gibi çok kısa bir sürede bitirilmiştir. Kalenin yapılmasına başlanması üzerine Bizanslılar kaleyi ele geçirmeyi düşünmüşlerse de Fatih Sultan Mehmet onlara gönderdiği haberle kaleyi Karadeniz ile Akdeniz arasındaki korsanlara karşı yaptırdığını belirtmiştir. Bizans askeri yönden de zayıf olduğundan kalenin yapılmasına göz yummuştur. 

Kalenin yapımda kullanılan keresteler İzmit ve Karadeniz Ereğlisi’nden; taşlar Anadolu’nun değişik yerlerinden ve devşirme mimari parçalar çevredeki harap Bizans yapılarından elde edilmiştir. Rumeli Hisarı üçü büyük biri küçük dört kule ve bunları birbirlerine bağlayan sur duvarlarından meydana gelmiştir. Kulelerden deniz kıyısında olanı Çandarlı Halil Paşa, kuzeydeki Saruca Paşa, güneydeki de Zağanos Paşa tarafından yaptırılmıştır.

XVIII. yüzyılda İstanbul’a gelen gezgin Tournefort bu kulelerin üzerlerinin kurşun külahlarla kaplı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Melling’in yapmış olduğu gravürlerde de aynı şekilde kulelerin üzerinin sivri birer külahla örtülü olduğu gösterilmiştir. Sonraki yıllarda yapılan Allom’un gravürlerinde ve Miss Pardoe’nin gravürlerinde bu külahlara değinilmemiştir.

Rumeli Hisarı’nın Dağ Kapısı, Hisarpeçe Kapısı, Dizdar Kapısı ve Sel Kapısı denilen dışarıya açılan dört ana kapısı bulunmakta olup, bir de Meyyit Kapısı (Cenaze Kapısı) bulunmaktadır. Kuleleri birleştiren surlardaki seğirdim yollarına on sekiz yerden merdivenlerle çıkılmaktadır.
Çandarlı Halil Paşa Kulesi on iki köşeli, içeriden sekiz katlıdır. Kulenin içerisi yuvarlak olup, dış çapı 23.80 m. duvar kalınlığı 7 m. yüksekliği de 35 m. dir. Kulenin giriş kapısı iç avluya açılmaktadır. Kulenin dışarısında satrançlı kufi yazı ile Allah ve Muhammed yazılıdır. Bu kulenin önünde Hisarpeçe denilen ayrı bir sur duvarı ve bir de kapısı bulunmaktadır. İlk yapımında Hisarpeçe önünde bir iskele olduğu sanılmaktadır.

Kıyıdan bakıldığında sol tarafta, deniz seviyesinden 57 m. yüksekliğindeki Zağanos Paşa Kulesi bulunmaktadır. Kesme taştan yuvarlak olan bu kulenin çapı 26.70 m. dir. Kule ortasındaki yuvarlak ve boş alan 14.70 m. çapında 25 m. yüksekliğinde, duvar kalınlığı da 7 m. dir. İçten dokuz katlı olan kulenin katları ahşap olduğundan günümüze gelememiştir. Her katta duvarların içerisine beşik tonozlu hücreler yerleştirilmiştir. Üst kısımda ise burcu çevreleyen bir devriye yolu bulunmaktadır. Kulenin korkulukları mazgallıdır.

Kuleye ilk girişte helezoni bir merdivenle doğrudan doğruya dördüncü kata çıkılmaktadır. Kulenin kuzeyinde Dağ Kapısı, doğusunda da Sel Kapısı bulunmaktadır. Kulenin ana duvarında Arapça yapım tarihlerini belirten iki kitabe bulunmaktadır. Kitabelerde kuleyi yaptıran Zağanos Paşa’nın ismi yazılıdır.

Kitabe:
”Bu sarp ve yüksek kalenin inşaasını Sultanü’azâm ve Hakan el-muazzam Muhammed bin Murad Han emretti: O’nun memleketi ve kulu ve mükerrem veziri Zağanos Paşa bin Abdullah hakkındaki lûtfu ilânihaye payidar olsun.856 senesi Recep ayında tamam oldu h. 856 (1452).”

Deniz kıyısından bakıldığında sağ tarafta bulunan Saruca Paşa Kulesi denizden 43 m. yüksekliktedir. Kulenin dıştan çapı 23.80 m. orta boşluğunun çapı 9.80 m. duvar kalınlığı da 7 m. dir. Kulenin tüm yüksekliği 28 m. dir. Kule içerisinde bulunan ahşap katlar günümüze gelememiş, ancak duvarlar üzerindeki izlerden her katta bir ocak bulunduğu anlaşılmaktadır. İçerisindeki katları belirten izler Zağanos Paşa Kulesinde olduğu gibi burada da görülmektedir. Kulenin yapımından sonra buraya bir kitabelik konulmuş ancak kitabe yazılmamıştır.
Saruca Paşa Kulesi ile Zağanos Kulesi ve Halil Paşa kuleleri arasındaki arazi eğimli ve inişli çıkışlı olduğundan sur duvarları da buna uydurulmuştur. Ayrıca Saruca Paşa ile Zağanos Paşa kuleleri arasında beş küçük burç bulunmaktadır.

Kale, İstanbul’un fethinden sonra Boğaz’ın kontrolünü üstlenmiş, sonra da hapishane olarak kullanılmıştır. İşkodra Seferi sonrasında gözden düşen Vezir Gedik Ahmet Paşa bir süre burada hapsedilmiştir.

Rumeli Hisarı 1509 depreminde zarar görmüş ve sonra onarılmıştır. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yangın geçirmiş, Sultan III. Selim zamanında (1789–1807) onarılmış ve kendi haline bırakılmıştır. Bundan sonra halkın kale içerisine yerleşmesine izin verilmiştir. Önceleri yalnızca kale dizdarı ve muhafızların oturduğu avludaki evlere yeni ilaveler yapılmış ve burası yerleşime açılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet devrinde küçük bir mescit yapılmış, ancak zamanla harap olmuştur. Günümüzde bu mescidin bulunduğu yerde sahne platformu bulunmaktadır. Yalnızca mescidin minaresi ayaktadır. Caminin bulunduğu yerin altında ise büyük bir su sarnıcı, avlunun çeşitli yerlerinde de üç ayrı çeşmesi vardır.

Evliya Çelebi biraz abartılı olarak burada 150 ev olduğundan bahsetmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısında kale içerisinde “Hisariçi Mahallesi” kurulmuştur. Bu mahalle 1953 yılında yapılan kalenin restorasyonu sırasında kamulaştırılarak yıkılmıştır.

Yahya Kemal Caddesi No: 42 Rumelihisarı
Sarıyer /İstanbul
Tel/Faks : (0212) 263 53 05

Anadoluhisarı (Beykoz)

İstanbul Boğazı ile Göksu (Aretas) Deresi’nin Boğaz’a karıştığı yedi dönümlük, denize doğru uzanan alanda bulunan bu kale çevreye ismini vermiştir. Anadoluhisarı, ileri bir karakol olarak Yıldırım Beyazıt tarafından 1395 yılında yaptırılmıştır. Kalenin bulunduğu alanda yapılan araştırmalarda daha eskiye yönelik kalıntılara rastlanmamıştır.

Yıldırım Beyazıt’ın bu kaleyi yaptırmasındaki amaç Boğaz geçişlerini kontrol altına almak ve Göksu Vadisi’ne girişi de önlemek idi. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde Güzelcehisar olarak ismi geçen bu kaleye Gözlücehisar ismi de yakıştırılmıştır. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde kalenin yapım tarihi 1394–1395 olarak belirtilmiştir. Fatih Sultan Mehmet dönemi tarihçilerinden Tursun Bey buradan Yenihisar veya Yenicehisar olarak söz etmiştir. Hoca Sadettin Efendi de buraya Akçahisar olarak değinmiştir. Aşıkpaşazâde tarihinde bu kalenin yapılışı ile ilgili bilgiler bulunmaktadır:

“Yıldırım Beyazıt, Kocaeli’nden geçerek, İstanbul’a doğru geldi (1390–91) ve Şile Kalesini alan Yahşi Bey’i gönderdi. Sultan Boğazkesen üzerinde Güzelce Hisar adlı bir şato yaptırdı.”

Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında 1402’de yapılan Ankara Savaşı’ndan sonra kale Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Bu dönemde Osmanlı Beyliği dağılma aşamasına geldiğinden Süleyman Çelebi Bizans’ın desteğini sağlamak amacı ile İstanbul’a yakın olan Kartal, Pendik gibi yerler Bizans’a geri verilmiş, ancak kalenin bu dönemdeki durumu bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda Süleyman Çelebi’nin bir süre burada kaldığı da belirtilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı’nı yaptırırken Anadoluhisarı’nın çevresini de bir Hisarpeçe ile çevirmiştir. Bu duvarın arkasına yerleştirilen toplar ile de Boğaz’dan geçen gemilere gerektiğinde ateş açılması sağlanmıştır.

İstanbul’un fethinden sonra bu kalenin işlevi bitmiş ve bir süre suçlu Yeniçeriler için hapishane olarak kullanılmıştır. XVII.-XVIII. yüzyıllarda bir süre Boğaz’a yönelik kazak akınlarının önlenmesinde kullanılmış, daha sonra Boğaz girişindeki kale ve istihkâmların yapılması ile de önemini yitirmiştir.

XVI. yüzyılda hisar ve çevresinde görevli askerlerin ve ailelerin yerleşmesi ile burası küçük bir mahalle konumuna gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde hisarın önüne küçük bir mescit yapılmış ve burası Anadoluhisarı Mescidi Mahallesi ismi ile eski kayıtlara geçmiştir.

Evliya Çelebi burada 1080 ev, 7 mektep, 20 dükkân, namazgâh ve mescitten oluşan bir mahalle olduğunu ve Üsküdar Subaşılığı’nın kontrolünde bulunduğunu yazmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarına doğru hisarın etrafı yalı ve saraylarla doldurulmuştur.

Anadoluhisarı Osmanlı mimarisinde kale mimarisine göre yapılmıştır. İlk yapımında kare planlı bir kule ve bunu çevreleyen duvarlardan meydana gelmiştir. O dönemde kalenin bulunduğu yer kayalık bir burun olduğundan denizin sur duvarlarına kadar geldiği sanılmaktadır. Göksu Deresi’nin getirdiği alüvyonlar daha sonra arazi konumunu değiştirmiş, kalenin duvarlarının çevresi dolmuş ve kale iç kısımda kalmıştır.

Anadoluhisarı dört ayrı bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Asıl Kale (İç Kale), İç Kale duvarı, Dış Kale duvarı ve Dış Kale duvarındaki kulelerdir. Asıl Kale bazı yerlerde toprakla düzleştirilerek kayalık üzerine oturtulmuştur. Kare planlı ve oldukça yüksek bir yapıya sahiptir. Duvarların üzerindeki kirişlere ait çukurlardan kalenin üç katlı bir şato görünümünde olduğu anlaşılmaktadır. Üst örtüsünün ne şekilde olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Melling’in gravürleri ile Pertusier Atlası’nda kurşun örtülü sivri külahlı olduğu görülmektedir. İstanbul’a 1830 yılında gelen Thomas Allom’un gravürlerinde ise hisar çatısız olarak görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, kalenin külahı 1830 yılından önce yıkılmıştır.

Kalenin taş blok ve tuğlalardan oluşmuş duvar kalınlığı 2–3 m. arasında değişmektedir. Buraya yapılacak muhtemel bir saldırının kuzeyden gelme olasılığı göz önünde bulundurularak bu yöndeki duvarlar daha kalın tutulmuştur. Giriş İç Kale duvarından birinci kata atılan asma bir köprü ile sağlanmıştır. Ayrıca batı duvarlarına oyulan taş merdivenlerle zemine, ahşap merdivenlerle de üst katlara geçiş sağlanmıştır. Sonraki yıllarda bu giriş değiştirilmiş, kalenin güney-batı duvarlarına yeni bir kapı açılmıştır. Kalenin üst katında mazgallar ve istihkâm siperleri bulunmaktadır. Sur duvarlarını içeriden 1,5 m. genişliğinde bir yol çepeçevre dolaşmaktadır. İç Kale duvarları 2–3 m. kalınlığında olup, kuzey-batı ve kuzey-doğu köşelerinden Asıl Kale’ye bağlanmaktadır. Ayrıca mazgallı duvarların köşelerine de dörder nöbetçi kulesi yerleştirilmiştir.

İç Kale’den sonra yapılmış olan Dış Kale duvarları tamamen kesme ve moloz taştan yapılmıştır. Duvar örgü sistemini büyük taş dizilerinin aralarına dizilen küçük taşlar oluşturmuştur. İç Kale duvarlarına göre daha ince olan Dış Kale duvarları İç Kale’ye güney-doğu ve kuzey-doğu köşelerinden bağlanmıştır. Mazgallı korkuluklarla sonuçlanan Dış Kale duvarlarının üç köşesine de silindirik, yarım yuvarlak ve at nalı biçiminde üç kule yerleştirilmiştir.

Dış Kale duvarlarında bulunan kuleler kendi aralarında at nalı, yarım yuvarlak ve silindirik olmak üzere üç tanedir. At nalı şeklindeki kulelerin çapı 4.75 m. olup, kalınlığı 2 m. dir. Büyük olasılıkla denizi kontrol altında tuttuğundan ötürü de bu duvarlara mazgallar yerleştirilmiştir. Buna benzer olan yarım yuvarlak kule 7,5 m. çapında olup, ahşap kirişlerle dört kata ayrılmıştır. Ahşap merdivenlerin birbirine bağladığı katlarda mazgal delikleri, iç kısımlarda ise dikdörtgen ve yarım daire şeklinde kapı ve pencere izleri görülmektedir. Bu kulelerin eteklerinde taş tuğla sıraları ile aralarındaki balık kılçığı biçiminde tuğla örgüler dikkati çekmektedir. Surun kuzey köşesinde kayalık tepe üzerinde bulunan mazgallı, silindirik kule ise 6 m. çapında ve üç katlıdır.

Cumhuriyetin ilanından sonra Anadoluhisarı İstanbul Belediyesi tarafından onarılmış, bu arada ortasından geçirilen Üsküdar-Beykoz karayolu kalenin bir bölümünün yıkılmasına ve özelliğini kısmen de olsa yitirmesine neden olmuştur. Bu yol yapımı sırasında çevresindeki kaleye bitişik evler kamulaştırılarak yıkılmış ve kalenin kalan kısımlarının ortaya çıkması sağlanmıştır.

Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetimindeki Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlıdır. Bakanlık tarafından 1992–1993 yıllarında acil onarımları yapılmıştır. Ziyarete kapalı olan kale Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’nden alınan izinle gezilebilmektedir.

Anadoluhisarı, Beykoz-İstanbul

Yedikule Hisarı (Fatih)

İstanbul Fatih ilçesinde bulunan Yedikule Hisarı Bizans İmparatoru II.Theodosios (408-450) döneminde yapılan Bizans kara surlarının en önemli giriş kapısı olan Porta Aurea (Altın Kapı) arkasında İstanbul’un fethinden dört yıl sonra 1457-1458 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından İç Kale olarak yaptırılmıştır.

Altın Kapı’nın iki pilonu ve aynı sıradaki iki burcundan yararlanılarak üç kulesi olan bir sur eklenmiş ve beşgen şeklinde yedi kuleli bir kale meydana getirilmiştir. Kalenin yapımı sırasında Bizans surlarının üç geçidi kapatılmış ve önündeki köprü de yıkılmıştır. Buradaki Altın Kapı önünde bulunan kabartma plakalardan 12 tanesinin 1620 yılına kadar yerinde durduğu İngiliz Elçisi Sir Th.Roe’den öğrenilmektedir. Bir süre sonra da kaybolan bu plakaların ne olduğu bilinmemektedir.

Semte ismini veren Yedikule Hisarı düz bir arazide beşgen bir kale olarak yapılmış, üç köşesine üzerleri yüksek pramidal külahlarla örtülü üç büyük kule eklenmiştir. Bu kulelerin arası yarım yuvarlak ve biri de köşeli altı küçük burç ile takviye edilmiştir. Ayrıca Altın Kapı’nın dışında kule ile korunan bir kapı ve onun kuzeyine de küçük bir kapı daha eklenmiştir. Bu küçük kapının üzeri sonradan örülerek kapatılmıştır. Büyük kulelerden kuzeydoğudaki yuvarlak olanı ”Hazine veya Darı”, güneydoğudaki “ Kız (Top) Kulesi”, ortadaki prizma şeklindeki ise “Zından Kulesi” olarak isimlendirilmiştir. Bu kule bir süre hapishane olarak kullanıldığından buradaki tutukluların duvarlara yazdığı yazılardan ötürü de “Kitabeler Kulesi” olarak anılmıştır. Kule içten 13 m. çapında, dıştan sekiz kenarlı poligonal şekildedir. İçerisi ahşap kirişlere tutturulmuş katlara ayrılmıştır. En üst katta mazgallı bir devriye yolu vardır. Dik bir merdivenle çıkılan kulenin üzerinde bir sahanlık, buradan da ayrı bir merdivenle diğer katlara inilmektedir. Bu kulenin yapımına Sultan III. Ahmet (1703–1730) zamanında başlanmış ve Sultan III. Osman (1754–1757) zamanında tamamlanmıştır. Kulenin dış duvarlarındaki onarım kitabesinde h. 1163 (1749) tarihi ile “Mâşâllâhı te’âlâ-Yüce Tanrının izniyle” yazılıdır.

Güneydeki “Küçük Kule” adı ile tanınan burç 1766 depreminde yıkılmış ve daha sonra yenilenmemiştir. Günümüzde bu burca ait kalıntılar hendek seviyesinde görülmektedir.

Giriş kapısının üzerindeki “Bayrak Kulesi”nin iki tarafında muhafız odaları bulunmaktadır. Bu kulenin duvar kalınlığı 5 m. olup, yuvarlak mekânın çapı ise 9.50 m. dir. Kulelerin içerisine kapılardan girilmektedir. Buradaki geçitlerden rampa ve merdivenlerle kulenin katlarına çıkılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinden öğrenildiğine göre; kalenin yapımını bitirdikten sonra içerisine dikdörtgen planlı, ahşap çatılı küçük bir mescit eklemiştir. Mescit 1813 yılında onarılmış, 1905 yılında yıkılmış, yakın tarihlere kadar da minare kaidesi gelebilmiştir. Darüssaade Ağası Beşir Ağa bu mescidin yanına bir sıbyan mektebi yaptırmıştır. Mescidin yanındaki kitabesiz çeşme de yakın tarihlerde onarılmıştır. Sonraki yıllarda buraya yapılan evlerle Yedikule Hisarı bir mahalle konumuna gelmiştir. 

Yedikule Hisarı 1700’lü yıllarda onarılmış, 1754 depreminde poligonal kule yıkılmış ve yeni baştan yapılmışsa da 1766 depreminde yine zarar görmüştür. Yedikule zindan olarak kullanılmış, Aksaray ile Yedikule’yi de kapsayan 1782 yangınında çevresindeki yapılarla birlikte yanmış ve içerisindeki tutuklular da yanarak ölmüştür. 

Yedikule’nin 1831’de zindan olarak kullanılmasına son verilmiş, Topkapı Sarayı önündeki Aslanhane’ye ait heykeller buraya getirilmiştir. Bundan sonra kale ve Altın Kapı bir kez daha onarılarak Baruthane olarak kullanılmıştır. 1878’de Maarif Nezaretine tahsis edilmiş ve içerisine kız okulu yapılmış ancak, buradaki eğitim fazla sürmemiş ve 1895’te Müze-i Hümayun’a bağlanmıştır. Kale içerisindeki toplar da Askeri Müze olarak kullanılan Aya İrini’nin bahçesine götürülmüştür. Harbiye’deki Askeri Müze açıldıktan sonra bu toplar oraya taşınmıştır. Yedikule’nin bahçesinde taş top güllesi, mermer sütun başlığı, sütun parçası ve pişmiş toprak küp gibi toplam 17 parça eser açık-teşhirde yer almaktadır.

Yedikule Hisarı ve Altın Kapı’nın son onarım ve restorasyonu Y.Mimar Cahide Tamer tarafından 1958–1970 yılları arasında yapılmıştır. Bundan sonra Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak 1985’te ziyarete açılmıştır. Günümüzde Yedikule kültür ve sanat merkezi olarak kullanılmakta olup, STİ Vakfı’na tahsis edilmiştir.

Kale Meydanı Caddesi No: 4 Yedikule
Fatih-İstanbul
Tel: (0212) 585 89 33
(0212) 584 40 12

Türbeler Müze Müdürlüğü (Eminönü)

İstanbul Eminönü ilçesinde, Sultanahmet yapı topluluğunun bir bölümünü oluşturan Sultan I.Ahmet’in türbesinin müştemilatında İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğü bulunmaktadır. Müze Müdürlüğü’nün bulunduğu Sultan Ahmet Türbesi Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’nın eseridir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkarılan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin seddine ve Türbedarlıklarla bir takım unvanların men ve ilgasına dair” 677 sayılı yasadan sonra, Konya’da Mevlâna Dergâhı dışındaki türbeler kapatılmış ve içerisindeki eserler Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teberrükât depolarına kaldırılmıştır. Bu kanunun ardından 16 Eylül 1925 günlü kararname ile bu tür yapılarda bulunan tarih, sanat tarihi ve etnoğrafya yönünden değerli eşyaların müzelerde toplanacağı belirtilmiştir. Bundan sonra 6 Nisan 1926 günlü karar ile Mevlana Dergâhı’nın müze olarak açılması kararlaştırılmıştır.1950 yılında çıkarılan bir yasa ile Türk büyüklerine ait mimari ve sanat yönünden değerli olan türbeler ziyarete açılmıştır.

İstanbul’da bulunan ve şehrin değişik semtlerine dağılmış olan türbelerin bazıları Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, bazıları belediyenin, bazıları da Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarlığı’nın yönetiminde bulunuyordu. İstanbul’da bulunan türbelerden 119 tanesi mülkiyeti Vakıflarda kalmak şartı ile işlevleri önce Topkapı Sarayı’na, sonra da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ne bağlı bir birim olarak ayrılmıştır. İstanbul’daki 119 türbenin müzelik nitelikte oluşundan ötürü 1979 yılında İstanbul’da Türbeler Müze Müdürlüğü kurulmuştur. Bu türbelerin başında Osmanlı Hanedanına, Evliya mertebesine erişmiş olanlar ve Türk büyükleri gömülü bulunmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet TürbesiTürbelerden büyük çoğunluğu mimari ve tarihi yönden son derece zengin yapılardır. Bu türbeler arasında Eyüp Sultan Türbesi, Sultan I.Ahmet Türbesi, Sultan II. Beyazıt Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman Türbesi, Hürrem Sultan Türbesi, Mihrişah Valide Sultan Türbesi, Karacaahmet Sultan Türbesi, Yavuz Sultan Selim Türbesi, Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri Türbesi, Sultan II. Mahmut Türbesi, Sultan Reşat Türbesi, Sultan II. Abdülhamit Türbesi, Zal Mahmut Paşa Türbesi, Keçecizâde Fuat Paşa Türbesi, Şehzade Mehmet Türbesi, Ramazan Efendi Türbesi, Hattat Mustafa Rakım Efendi Türbesi, Ferhat Paşa Türbesi, Ya Vedud Sultan Türbesi, Cerrah Mehmet Paşa Türbesi, Cedid Havatin Türbesi, Sümbül Efendi Türbesi başta gelmektedir.

Bu türbelerden Sultan I.Ahmet Türbesi, Eyüp Sultan Türbesi, Fatih Sultan Mehmet Türbesi, Turabi Baba Türbesi, Şeyh Vefa Türbesi, Turhan Sultan Türbesi ziyarete açık bulunmaktadır. Onun dışındaki türbeler, Türbeler Müdürlüğü’nden alınan izinle ziyaret edilmektedir. 

At Meydanı, No:2 Sultanahmet
Eminönü-İstanbul
Tel    : (0212) 518 29 19
Faks : (0212) 517 05 44

TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı’na Bağlı Müzeler

Dolmabahçe Sarayı (Beşiktaş)

İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde, Boğaziçi ile Dolmabahçe Caddesi arasında yer alan 250.000 m2’lik alanda kurulmuş olan Dolmabahçe Sarayı, günümüzden dört yüzyıl öncesinde büyük bir koy konumunda idi. Osmanlı döneminde donanmanın sefere çıktığı, dönüşte karşılandığı bu koy XVII. yüzyıldan sonra doldurulmuş ve çoğu kez de padişahların eğlenceler düzenlediği bir Hasbahçe’ye dönüşmüştür.

Evliya Çelebi buradan şöyle söz etmiştir: “Eskiden servili küçük bir bağ iken, Sultan Osman-ı Şehit fermanı ile donanma iki bin kadar kayık ve mavnanın taş toprak getirerek koyu doldurmuştur.” Aynı yüzyılda yaşamış olan Eremya Çelebi Kömürciyan, Sultan I. Ahmet’in (1603–1617) veziri Nasuh Paşa’nın zamanında 1611–1614 yıllarında sahilin doldurulduğunu yazmıştır. Böylece doldurulan bu alanda Sultan II. Selim (1566–1574) ilk defa burada bir kasır yaptırmıştır. Silahtar Tarihi ile Raşit Tarihi de burada yapılmış olan yalı ve köşklerin 1680 yılında yıktırıldığını, çevresindeki bostanların ve yolların buraya katıldığını yazmaktadır. Naima Tarihinde de Sultan IV. Murad’ın (1623–1640) Sultan Ahmet Han köşkünde oturan padişahın Nefi’nin hicivlerini okuduğu sırada yanına bir yıldırım düştüğünü ve bunu uğursuzluk saydığı için şairi bir daha hiciv yazmamaya yemin ettirdiği yazılıdır.

Sultan IV. Mehmet (1648–1687) ve Lale Devri’nde Sultan III. Ahmet’in (1703–1730) buradaki eskimiş yapıları kaldırdığı ve yerlerine yeni sahil köşkleri yaptırdığı kaynaklardan öğrenilmektedir. Sultan I. Mahmut ise (1730–1754) Dolmabahçe Bayırı’nda Bayıldım Köşkü isimli bir köşk yaptırarak sık sık buraya gelmiştir.

XIX. yüzyılda Melling ile İsveç elçisi d’Ohsson’un albümlerinde burada yapılmış olan köşk ve kasırların resimleri görülmektedir. Bu alanda yapılmış olan köşk ve kasırların en tanınmışlarından birisi de Beşiktaş Sahil Sarayı idi. Bu saray Sultan Abdülmecit döneminde (1839–1861), 1843 yılında bölüm bölüm yıkılmıştır. Bu alanda yapılan Dolmabahçe Sarayı 15.000 m2’lik bir alanı kaplamakta olup, sarayın temelleri meşe kazıklar ve ağaç hasırlar üzerine atılmıştır. Saray XIX. yüzyılın ikinci yarısında Batı etkisinde gelişen bir mimari üslupta devrin önemli mimar ailesi olan Baylanlardan, Agop Karabet Balyan ile Serkiz Balyan’ın eseridir. Dolmabahçe Sarayı yarı kâgir bir yapıdır. Sarayın ana duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeler de ahşaptan yapılmıştır. Çatı ahşap ve kurşun kaplıdır. Sarayın deniz ve batı cephesindeki pencereler saray camhanesinde özel olarak yaptırılmış ve güneş ışıklarını süzen eflatun renkli camlardır. Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir. Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır. Bu sarayın yapımından sonra Topkapı Sarayı terk edilmiştir.

Dolmabahçe Sarayı dikdörtgen birbirlerine simetrik planlı bir yapı olup, 285 oda, 46 salon, 6 hamam ve 68 tuvaletten meydana gelmiştir. Denize 600 m. lik bir rıhtımı olan sarayın kara tarafında ise biri çok süslü olmak üzere iki anıtsal, yedi de tali kapısı bulunmaktadır. Deniz tarafında ise beş yalı kapısı bulunmaktadır. Anıtsal kapılardan Hazine Kapısı denilen kitabe ve tuğralı kapı Dolmabahçe Sarayı’na yönelik olan kapıdır. Diğer anıtsal kapı Merasim veya Saltanat Kapısı ismini taşır. Hazine Kapısına göre daha özenli ve daha büyük olan bu kapının asıl özelliği içte ve dışta içbükey oluşundan kaynaklanmaktadır. Kapı ard arda getirilmiş bir çift bükey duvardan meydana gelmiştir. Buradaki içbükey duvarların uçları küçük birer kule şeklinde yükseltilmiştir. Yapı topluluğu içerisindeki Veliaht Dairesinin de ayrı girişleri vardır. Muayede Salonunun karşısında bulunan giriş ise oldukça büyük ölçüde ve çok bezemelidir. Kapının iki yanında kare planlı ayaklar ve bunları birbirlerine bağlayan lentolar görülmektedir. Bu ayaklar son derece zengin dekore edilmiş olup, çeşitli motifler, madalyonlar, taşlara adeta bir dantel görünümünde işlenmiştir.

Bu kapılardan içeriye girilen saray bahçesi dört ayrı bölüm halinde düzenlenmiştir. Bunlardan kareye yakın dikdörtgen olan ön bahçe Fransız bahçe mimarisinden örnek alınarak düzenlenmiştir. Köşeleri yuvarlatılmış, denize paralel sekiz köşeli bir havuz ile daire biçimli bir göbek bahçenin ana noktasını oluşturmuştur. Deniz yönünde uzanan bahçe ise ön bahçenin bir uzantısı olup, saray rıhtımı boyunca uzanmaktadır. Bu bölümde Muayede Salonu eksenine göre simetrik, oval göbekler meydana getirilmiştir. Bunların dışında kalan sarayın diğer bahçeleri kapalı ve özel nitelikli bahçelerdir. Özellikle Veliaht Dairesi, Harem ve Kuşluk bahçeleri bunların başında gelmekte olup, bahçelerin ortalarına oval veya daire biçimli havuzlar yerleştirilmiştir. Bütün bu bahçeler yüksek duvarlarla çevrelenmiştir.

Sarayın ana yapısı kıyı boyunca denize paralel olarak yapılmış ve birbirine paralel üç bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Mabeyn-i Hümayun, Muayede Salonu ve Hususi Daire isimlerini almıştır. Bu plan düzeni sarayın kendine özgün bir tasarımıdır. Burada kitle ve cephe kurgularına özen gösterilmiş, ana form dikdörtgen bir kitle görünümünü kazanmış, köşelerde yer alan salonlar ise öne çıkarılmıştır. Böylece cephe görünümünde ölçülü bir hareket sağlanmıştır. Sarayın ortasında diğer bölümlerden daha yüksek ve daha gösterişli tören ve balo salonu bulunmaktadır.

Sarayın Muayede Salonu dıştan dışa 25×37 m. ölçüsünde kareye yakın kitlevi bir yapı olup, içeride tek mekânlı olmasına rağmen dışarıdan iki katlı görünümdedir. Yanındaki Resmi ve Hususi dairelerden iki kat daha yüksektir. Nitekim bu salonun katları birbirinden ayıran kornişi diğer binaların saçak kornişleri aynı hizadadır. Böylece diğer yapılarla bir bağlantı ve süreklilik sağlanmıştır. Muayede Salonu’nun cephesinde yedi aks üzerinde yükselen kolon veya plaster çiftleri yerleştirilmiştir. Girişteki açıklık öne çıkarılmış ve yapının daha anıtsal bir görünüm kazanmasına neden olmuştur. Bu mekânın yarım daire kemerli yüksek pencerelerinin iki yanına kolonlar yerleştirilmiştir. Üst kattaki pencerelerin barok alınlıkları altına dekoratif açıklıklar ve kolonlar yerleştirilmiştir. Burada üç yöne doğru açılan görkemli bir merdiven Muayede Salonu’nun anıtsallığını daha da belirginleştirmiştir.

Muayede Salonu dıştan çatı, içten basık kubbeli olup, ortasına 5,5 tonluk askı sitemine bağlı bir avize asılmıştır.

Muayede Salonu dışında kalan ve onu tamamlayan Resmi Daire bölümü iki katlı olup, yüksek bir bodrum üzerine yapılmıştır. Oldukça geniş mermer merdivenle çıkılan bir sahanlıktan sonra içeriye girilmektedir. Bu giriş özel olarak belirtilmemiş ve sade bir kapı ile yetinilmiştir. Kapının iki yanında kemerli ve yüksek pencereler bulunmaktadır. Resmi Daire bölümü merkezi hol, köşelerde salon gruplarından oluşan üç bölüm halindedir. Girişte merkezi bir hol haç planlı görünümdedir. Denize dik olarak yerleştirilmiş dikdörtgen orta mekân dört yönde yan mekânlarla genişletilmiştir. Denize ve arka bahçeye bakan bu bölümün dar kenarı üzerinde ön cepheden farklı daha az derin kolonlarla hareketlendirilmiştir. Bu yapıda hafif içbükeylik yüksek aynalarla daha da vurgulanmıştır.

Dolmabahçe Sarayı’nın en görkemli mekânlarından olan Süfera (Elçilik) Salonu birbirine dik iki eksen üzerinde açılmış mekânlarla genişletilmiş, merkezi planlıdır. İçerisi altın varaklı motiflerle bezenmiştir. Tavanlarda barok üslupta kıvrık dallardan oluşan göbekler, kartuşlar ve rozetler görülmektedir. Bunların çevreleri akantus, meandr ve yumurta dizisi motifleri ile çevrelenmiştir. Süfera Odasına açılan diğer köşe odaları da aynı özende yapılmıştır. Bunlardan Kırmızı Salon olarak tanınan bölüm denize doğru uzanmış dikdörtgen planlı bir hacimdir. Padişahın elçileri kabul ettiği bu salon son derece gösterişli yapılmıştır.

Resmi Daire’nin iki plan düzenini büyük kristal bir merdiven birleştirmektedir. Böylece her iki yapı arasında bütünlük sağlanmıştır. Bu merdiven denize paralel dikdörtgen bir hacim içerisine yerleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak da her iki salonda birbirine bağlanan simetrik bir düzen meydana getirilmiştir. Resmi Daire’den Muayede Salonu’na kadar olan alanda da her ikisi arasında bağlantıyı sağlayan bir ara bölüm bulunmaktadır. Bu bölüm Camlı Köşk’e bağlanan uzun bir geçitle ayrılmıştır. Bu bölüm belirli bir plan tipine uymamakta ve daha çok koridor ve servis merdivenleri için kullanılan bir alandır.

Hususi Daire’nin plan şeması ve mekân yapılanması ile iç dolaşımı sarayın en karmaşık bölümünü oluşturmaktadır. Bu bölümde altlı üstlü beşer büyük orta salon görülmektedir. Üçüncü yalı kapısının karşısına gelen bölüm Valide Sultana aittir. Burada giriş holü, deniz ve bahçe tarafına yönelik birer büyük oval merdivenler bulunmaktadır. Harem taşlığı olarak isimlendirilen bu holün güney tarafında büyük bir harem merdiveni bulunmaktadır.

Harem bölümü denize dik doğrultuda yerleştirilmiş olup sarayla L biçimli bir plan düzeni ile birleşmiştir. Bu bölümde büyük orta mekânlar, kapalı özel daireler uygulanmıştır. Ortak mekânlar haremin ortasına alınmış ve birbirlerine çift koridorlarla bağlanmış, aralarına aydınlık hacimleri ve servis bölümleri yerleştirilmiştir.

Haremin orta mekânları yapının ekseni üzerine dizilmiş, birbirleri ile bağlantılı dikdörtgen salonlardan meydana gelmiştir. Bunlar karşılıklı büyük merdivenlerle genişletilmiş ve merdiven başlarına, köşelere toskana başlıklı düz gövdeli yassı plasterler yerleştirilmiştir. Tavanlar geometrik çerçeveler içerisine alınmış kıvrık dallardan oluşan çiçek motifleri ile doldurulmuştur.

Mavi SalonSarayın Hünkâr Dairesi iki büyük salondan meydana gelmiş olup, içerisindeki dekorasyondan ötürü Mavi Salon ve Pembe Salon olarak isimlendirilmiştir. Bu salonlar barok ve rokoko üslubunda olup bezemeleri Süfera Salonu’na benzemektedir. Tavanlarda kare ve dikdörtgen çerçeveler içerisine alınmış manzara resimlerine yer verilmiştir. Denize ve bahçeye doğru eyvanlarla genişletilmiştir. Bunlardan Pembe Salon sarayın diğer salonlarından farklı olarak kapalı ve tek bir mekândan meydana gelmiştir. Denize yönelik geniş terasa açılan pencereleri aydınlatmayı sağladığı gibi içeride bulunan büyük boydaki aynalar da onları tamamlamaktadır. Bu salonun duvarları da mimari resimlerle süslenmiştir.

Sarayı yaptıran Sultan Abdülmecit erken yaşta öldüğünden ötürü burada uzun süre oturamamıştır. Yerine geçen kardeşi Abdülaziz 1876 yılına kadar burada kalmış, Sultan V. Murat üç ay gibi kısa bir süre burada yaşamıştır. Sultan II. Abdülhamit Yıldız Sarayı’nı tercih etmiştir. Sultan V. Mehmet Reşat’ın (1909–1918) burada oturmaya karar vermesi üzerine Mimar Vedat Bey sarayı yeniden onarmış ve yeni bir düzenleme yapmıştır. Osmanlı tahtına 1918 yılında geçen Sultan IV. Mehmet Vahdettin (1918–1922) bir süre burada yaşamış, 1922 yılında buradan bir İngiliz gemisine binerek ülkeyi terk etmiştir. Abdülmecit Efendi 18 Kasım 1922’de halife olarak buraya yerleşmiş ise de hilafetin kaldırılmasından sonra O da saraydan çıkarılmış ve ülkeyi terk etmiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924’te çıkarılan 431 Sayılı Yasa ile Osmanlı hanedanının malları arasında bulunan Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere bütün saray, köşk ve kasırlar millete geçmiştir.

Atatürk'ün Çalışma OdasıDolmabahçe Sarayı çeşitli tarihi olaylara da sahne olmuştur. İstanbul’a 1 Temmuz 1927’de gelen Atatürk sarayda kalmıştır. Atatürk’ün Savarona Yatı’nda geçirdiği rahatsızlıktan sonra 25–26 Temmuz 1938’de Muayede Salonu’ndan sonra geçilen ve denize bakan dördüncü odaya yerleşmiş ve burada 10 Kasım 1938’de ölmüştür. Atatürk’ün isteği üzerine düzenlenen I.Türk Tarih Kongresi 1932 yılında; I. ve II. Türk Dil Kurultayı 1932 ve 1943 yıllarında burada toplanmıştır.

Dolmabahçe Sarayı TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı yönetiminde müze olarak ziyarete açılmıştır. Aynı zamanda da kültür bilim tanıtım merkezi olarak işlevini sürdürmektedir. Burada konferanslar, sergiler, bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Kültür Bilim ve Tanıtma Merkezi sarayın girişindeki Mefruşat Dairesi’nde bulunmaktadır. Bu merkezin alt katı konferans, sergi salonu ve fotoğraf laboratuarıdır. Üst kat basın ve yayın merkezinin kitaplık, bilimsel araştırma ve saray arşividir. Ayrıca önündeki avlu sarayı gezenlerin oturup dinlenebileceği bir mekân olarak düzenlenmiştir.

Sarayın Mabeyn-i Hümayunu’nda giriş salonu, sadrazam odası, şeyhülislam odası, yemek salonu, binek salonu ile günümüzde sarayın değerli eşyalarının sergilendiği mutfak bölümü bulunmaktadır. Burada padişahın kullandığı değerli eşyalar, altın ve diğer değerli taşlarla süslü çay ve tabak takımları, gümüş ve kakma opal takımlar, sarayda kullanılan çeşitli takımlar, altın yemek ve çay takımları, değerli çay kahve ve su takımları, gümüş yemek ve servis takımları, Sultan Reşat’ın merasim kılıçları onları tamamlamaktadır. Ayrıca mescit kısmında yazılar, rahleler, şamdanlar, mihrap panoları ve minber bulunmaktadır. Bunun dışında bu bölümde Süfera Salonu, Zülvecheyn (ibadet odası), Müzik Odası, Hünkâr Hamamı ve Hatıralar Salonunda da Sultan II. Mahmut, Sultan Abdülmecit, Sultan Abdülaziz, Sultan V. Mehmet Reşat’a ait anılar bulunmaktadır.

Valide Sultan Yatak odasıDolmabahçe Sarayı’nın Harem-i Hümayun bölümünde; Valide Sultan’ın Kabul Odası, Org, Mavi Salon, Valide Sultan Yatak Odası, Atatürk’ün Çalışma Odası, Atatürk’ün öldüğü Sarı Oda, Abdülaziz Odası, Abdülmecit Odası, Harem-i Hümayun Binek Salonu, Şehzadelerin ders gördüğü oda, Abdülmecit’in hastalığı sırasında kullandığı oda müze olarak düzenlenmiştir.

Bu bölümlerde porselen meyvelikler, dantel işlemeli porselen yemek takımları, günlük yaşamda kullanılan porselen çay takımları, gümüş tepsiler, mangallar, meyvelikler, Osmanlı armalı kristal takımlar, gümüş su takımları, buhurdanlıklar, porselen, kristal ve gümüş çay-kahve takımları bulunmaktadır. Pembe Salon’da ise yağlı boya tablolara yer verilmiştir.

Osmanlı döneminde bayramlaşma, devlet törenlerinin ve tarihi toplantıların yapıldığı Muayede Salonu galerilerinde de elçilik mensuplarına verilen davetlerle ilgili anılar bulunmaktadır. Sarayın Veliaht Dairesi ve içerisinde binlerce kuşun beslendiği Kuşluk, Camlı Köşk ve Resim Galerisi de müze olarak ziyaret edilmektedir.

Saray salonlarında Bohemia, Bakara ve Beykoz yapımı 36 kristal avize bulunmaktadır. Ayrıca Avrupa kökenli saray için yapılmış bir kısmı Mısır, Çin ve Hindistan’dan hediye olarak gönderilmiş mobilyalar da bulunmaktadır. Sarayın kristal şömineleri, kristal merdiven korkulukları, kristal aynaları, kristal ve gümüş şamdanları da dikkati çekmektedir. Ayrıca Çin, Japon, Fransız Sevres gibi yabancı ülkelerin ve Yıldız Porselen Fabrikası’nın 280 adet vazosu da burada sergilenmektedir. Türk ve Avrupa yapımı 158 adet saat ile çini sobalar da ilgi ile izlenmektedir. Dolmabahçe Sarayı’nda Türk ve yabancı ressamların tabloları da bulunmaktadır. Bunların başında; Aiwazovsky, Daubigny-Frofoıtrow, Gerfelt, Gerome, Gudin, Hier Van Manafs, Mosgrıngny, Rosien, Schreyer, V.Wahtberg, Zonaro, Ahmet Hamdi, Ahmet Şeker, Bigalı Bahaddin, Halil Paşa, Hidayet, Hikmet Onat, Mehmet Ali, Osman Hamdi Bey, Ressam Rıza, Ali Sami, Seyit Süleyman, Şevket Dağ, A.Ziya ve Manastırlı Şerif’in tabloları gelmektedir. Sarayın iç mekânlarında Avrupa ve Uzakdoğu’nun dekoratif el işleri de görülmektedir. XIX. yüzyılda Hereke’de dokunmuş ipek ve yün halılar da sarayı süslemektedir.

Sarayın Şehzadelere tahsis edilmiş kuzeyindeki Veliaht Dairesi’nin bir bölümü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi yönetiminde, Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenmiştir.

Dolmabahçe Caddesi Beşiktaş-İstanbul
Tel : (0212) 236 90 00–20
Faks : (0212) 259 32 92

Beylerbeyi Sarayı (Üsküdar)

İstanbul ili Üsküdar ilçesi Beylerbeyi’nde bulunan Beylerbeyi Sarayı’nın bulunduğu yer ve arkasındaki geniş alanlar tarihte İstavroz Bahçeleri ismi ile tanınıyordu. İstanbul’un fethinden XIX. yüzyılın başlarına kadar geçen süre içerisinde İstavroz Bahçeleri şehrin önde gelen mesire yerlerinden birisi idi. Fatih Sultan Mehmet bu geniş araziyi Mir-i Alem’e temlik etmiş sonra da bu arazi vereseden geri alınmış ve Emlak-ı Hümayun’a katılmıştır.

Osmanlı Padişahları İstavroz Bahçeleri’ne büyük ilgi göstermiştir. Sultan IV. Mehmet zamanında bu bahçeler en parlak günlerini yaşamıştır. Burada birbiri ardına kasırlar ve köşkler yapılmıştır. Sultan I. Ahmet, Şevk-ı Abad Kasrı yakınına mescit ve yanına da devlet önde gelenleri için bazı köşkler yaptırmıştır. Sonradan Sultan IV. Murat ismi ile tahta geçen şehzadelerinden Şehzade Murat da burada dünyaya gelmiştir. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Sultan I. Abdülhamit İstavroz Bahçeleri’ni bölmüş ve satmıştır. Bunun sonucu olarak da İstavroz Bahçeleri Osmanlı padişahlarının yaz aylarını geçirdikleri yazlık olmaktan çıkmıştır.

Sultan II. Mahmut (1808-1839) Boğaziçi’nde Avrupai biçimde büyük bir saray yaptırmaya karar verince aklına öncelikle bir zamanların İstavroz Bahçeleri gelmiştir. Bunun üzerine çeşitli kişilerin mülkiyetine geçmiş olan İstavroz Bahçeleri yeniden kamulaştırılmış ve burada çeşitli dairelerden meydana gelen iki katlı ahşap, sarı boyalı bir sahil saray yapılmıştır. Balyan ailesinden Mimar Kirkor Amira Balyan’ın 1826–1832 yılları arasında yaptırdığı bu sarayın çevresinde Mabeyn-i Hümayun, Zülvecheyn, Harem-i Hümayun, Serdap Köşkü, Bendegân Daireleri, hamamlar, mutfaklar ve Has Ahırlar bulunuyordu.

Sultan II. Mahmut 1832 yılı Muharrem ayının beşinci günü Çırağan Sarayı’ndan saltanat kayığı ile bu yeni saraya gelmiştir. Padişahın bu gelişini Reşat Ekrem Koçu şöyle anlatmıştır:
“…Bu esnada saray önünde demirli bulunan harp gemilerinden toplar atılmış ve rıhtım boyunca dizilmiş Hassa askerleri de selam resmine durmuş ve bir mızıka selam havasını çalmaya başlamıştır.

Sultan Mahmut merasim kıtalarını geçerek Boğaziçi’nin kendi devrinde yapılmış ilk büyük sarayına girmiştir. Ertesi günü bütün rical, ulema, yüksek rütbeli askerler sarayın Mabeyn Dairesi’ne gelerek padişaha yeni sarayında mesut gümler geçirmesi temennisinde bulunmuşlardır. Bu arada şairler birbirleri ile yarışırcasına tarihler düşmüşlerdir. Ayıntablı Ayni Efendi Sultan Mahmut’un Beylerbeyi Sarayı’na ilk gelişi için şu tarihi düşürmüştür:

İş bu târihi göreydi cem atardı tâcını
Nakli nev sâhil serâ kıldı şehri âli himen.”

İstanbul’a gelen pek çok yabancı devlet adamı ve gezgin Beylerbeyi Sarayı’ndan söz etmiş, hatıralarında saraya geniş yer vermiştir. Mareşal Moltke de Beylerbeyi Sarayı’na şöyle değinmiştir:

“Beylerbeyi Sarayı’nın cephesi pencereden görünmez. Sarayın arka tarafındaki bir kapıdan bahçeye girdim. Havuzlardaki mercan balıklarını, tarhlardaki nadide çiçekleri seyir ile meşgul idim. Bahçe birçok sedlerle arkadaki tepenin zirvesine kadar uzanıyor ve yüksek yeşil duvarlar hududunu tayin eyliyordu. Sarayın deniz cephesindeki pencereleri hep kafesli, kafesler sade harem pencerelerinde olmayıp selamlık kısmı da bunlarla örtülmüştür. Fakat harem tarafındakiler hem daha yüksek hem daha sıktır.”

Miss Pardoe de anılarında Beylerbeyi Sarayına yer vermiştir:

“Sultanın Anadolu yakasındaki yazlık Beylerbeyi Sarayı Boğaziçi’nin en zarif eseridir. Bu sahil boyunca uzanan gayrimuntazam cepheli kâşane olup, Boğaz’ın suları pırıldayan mermer merdivenleri yıkar. Şurada burada esrarengiz kafesli menfezlere girer. Bina ahşaptır. Harem kısmı yaldızlı küçük tahta kepenklerle mestur pencerelerle müzeyyen bir sıra müselleri yüksek dairelerden mürekkeptir. İdare-i Hükümete ait odaları sultanın şahsına mahsus salonlar ve Maiyet-i Şahanenin işgal ettiği yerler, selamlık, sekiz köşeli muazzam bir kısım teşkil eder ki bunun sivri damının tam ortasında yaldızlı, uçları güneş ışığında parıldayan bir yıldızı kavuşturmuş bir hilal vardır. Bütün bina beyaz ve sarıya boyanmıştır; bir insan eserinden ziyade büyülenerek yeryüzüne çıkmış bir peri sarayını andırır.

Merdivenlerin müntehasındaki mermer kapudan müzehher ve muhattar bir bahçeye geçilir. Buradaki havuzlardan savrulan fıskiye suları ruha sukün veren nağmelerini etrafta dağıtırlar. Rengârenk çiçeklerin arasında kavsi kuzahın bütün elvanı ile mülevver parlak tüylü kuşlar dolaşır. Bu güzel bahçeyi deniz tarafındaki nazardan saklayan yaldızlı kafeslerin yanından geçildikten sonra muhteşem bir kapıdan saraya girilir.

Sarayın dâhili iç bakışta bir fevkaladelik arz etmez. Hemen orta yerden Hilâlvari yükselen, bir çift merdiven, yaldızlı muazzam sütunlar salonu nispetsiz bir biçimde küçültmektedir. Fakat hakikatte böyle değildir. Bu salona padişahın maiyetine tahsis edilmiş ve döşemeleri nadide ağaçlardan yapılmış, arabesk tavanlı, müzeyyen en az sekiz geniş oda açılmaktadır.

Yukarı katta devlet işlerinin görüşüldüğü Şark ve Garbin lüksünü mezcetmiş altın yaldızlı daireler bulunur. Burada Türk divanları sim işlemeli kadifeler yerine Avrupakâri koltuk ve kanepeler; Cenevre’den, Sevr’den Pompei’den, İngiltere’den, İran’dan gelmiş türlü tezyinat, eşya, porselen, biblo halılar görülür. Bunlar arasında Hünkâr İskelesi Muahedesi’ni müteakip Rusya Çarı tarafından padişaha hediye edilen dünyanın en muhteşem altı endam aynası vardır. Dairelerdeki mefruşat ve müzeyyenatın hayalleri iki imparatorluğun armaları bulunan bu aynalardan daha füsunkâr tesislere bürünerek in’ikas ederler. Kabartma çiçeklerin zemindeki parlak renkli halıların salona bahşettikleri ışık ve neşe atmosferini, pencerelerin dışında nazarları okşayan fıskiyeler, yaldızlı kafesler teyit etmektedir.”

Sultan Abdülmecit (1839–1861) 1851 yazında sarayda bulunduğu sırada yangın çıkmış, yangın hemen söndürülmüşse de bunu uğursuzluk sayan padişah Beylerbeyi Sarayı’nı terk ederek Çırağan Sarayı’na geçmiştir. Bundan sonra saray kendi haline bırakılmıştır.

Sultan Abdülaziz (1861–1876) tahta çıktıktan bir süre sonra eski saraylarla birlikte Beylerbeyi Sarayı’nı da yıktırmıştır. Bundan sonra Balyan ailesinden Mimar Serkis Balyan ile kardeşi Hassa mimarı Agop Bey Balyan’a bugünkü Beylerbeyi Sarayı’nı yaptırmıştır. Yeni sarayın yapımına 1861 yılında başlanmış ve saray 1864 yılında tamamlanmıştır. Abdülaziz 21 Nisan 1864 günü Cuma namazını Beylerbeyi Camisi’nde kılmış ve ilk defa saraya gelmiştir.

Beylerbeyi Sarayı eskisinden daha küçük ölçüde, Avrupai üslupta bir yapıdır. Yeni Beylerbeyi Sarayı geniş bir rıhtımın arkasında yer almaktadır. Saray deniz köşkleri, selamlık ve harem olmak üzere yapılmıştır. İki katlı sarayın 6 büyük salonu ve 24 odası vardır. Sarayın birinci katı tamamen mermer, ikinci katı mermer taklidi olup, taşları Bakırköy’deki taş ocaklarından getirilmiştir. Simetrik bir düzenin hâkim olduğu sarayın içi ve dışı son derece süslü ve zariftir. Odaları, salonları, tavanları rokoko üslubunda bezemelerle süslenmiştir. Salon ve odaları süsleyen Bohem avizelerinin benzerlerine İstanbul’da o dönemde rastlamak mümkün değildir. Yıldız Çini Fabrikası’nda yapılan nadide vazolar, kristal yanalar, sedef kakmalı ceviz eşyalar, pusulalı, barometreli, termometreli, müzikli saatlerle sarayın içerisi adeta bir masal görünümündedir.

Beylerbeyi Sarayı’nın eski saraydan kalmış olduğu düşünülen ancak, yeterli belge bulunamadığından yapım tarihleri kesinleşmemiş olan yapılar da vardır. Bu yapılardan en tanınmış olanları ise Mermer Köşk ile Sarı Köşk’tür. Mermer Köşk veya Serdap Köşkü tanınan yapı büyük mermer levhalarla kaplanmıştır. Büyük olasılıkla eski saraydan kalmış olan bu yapı denizden sonraki üçüncü set üzerinde, büyük havuzun arkasındadır. Bu yapıda Sultan II. Mahmut dönemine özgü ampir üslubunun özellikleri görülmektedir. Toksan başlıkları, ince uzun yüksek plasterler cepheye düzgün ve eşit aralıklarla yerleştirilmiştir. Bunun dışında cephe görünümünde başka bir dekoratif unsura yer verilmemiştir. Köşkün ortasında büyük bir salon ve iki yanında da birer oda, arkasında da küçük servis bölümleri bulunmaktadır. Son derece sade bir planı olan bu köşkün orta sofasında büyük oval bir havuz ve selsebil bulunmaktadır. Köşkün duvarları somaki taklidi mermerlerle kaplıdır. Tavanlara da çerçeveler içerisinde hayvan ve av resimleri yapılmıştır.

Sarı Köşk’ün yapımı konusunda kesin bilgi olmamakla beraber, Sultan II. Mahmut döneminde yapılan saraydan arta kaldığı sanılmaktadır. Sarayın kuzeydoğu köşesinde dördüncü set üzerindeki bu köşk, yüksek bir bodrum üzerine iki katlı ve kâgir olarak yaptırılmıştır. Köşkün ortasında giriş, barok bir merdivenle çıkılan büyük bir salon, iki yanında da birer büyük oda bulunmaktadır. Plan düzeni dışarıya taşkın haçvari çıkıntılıdır. İçerisi geometrik çerçeveler içerisine alınmış, stilize edilmiş bitkisel motifler ve romantik denizle ilgili resimlerle kaplanmıştır.

Sarayın güney kanadında uzun bir rampa ile çıkılan, üçüncü set hizasındaki düzlükte Has Ahır bulunmaktadır. Rıhtımdaki deniz köşkleri ile benzerliği olan Has Ahır’ın yeni Beylerbeyi Sarayı ile birlikte yaptırıldığı sanılmaktadır. Ahırın girişten sonra ince uzun bir koridoru, bunun iki yanında da ahır bölümleri sıralanmıştır.

Sultan Abdülaziz sarayın set set bahçeleri arasına içerisinde aslanların da bulunduğu bir de hayvanat bahçesi eklemiştir.

İmparatoriçe Eugenei'nin ağırlandığı odaBeylerbeyi Sarayı’nda birçok tarihi kişi misafir edilmiştir. İran Şahı Nasireddin Şah, Karadağ Prensi, Ayestefanos Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelen Grandük Nikola bunlar arasındadır. Sultan Abdülaziz’in Fransa seyahatini, Fransa İmparatoru III. Napolyon iade etmiştir. İmparatoriçe Eugenie Beylerbeyi Sarayı’ndaki misafirliğinden anılarında uzun uzun söz etmiştir.

Eski Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey “13 Asr-ı Hicri İstanbul Hayatı” isimli kitabında İmparatoriçe Eugene’nin Beylerbeyi Sarayı’nda geçen günlerinden söz etmiştir:

“İmparatoriçe Türk kadınları usulünde yıkanmayı arzu ettiğinden en maruf hamam ustalarından İstavroz Hamamı’ndaki Vesile Hanım celbedilerek sarayın hamamında müşarünileyhâyı eli ile yıkamıştır. Vesile Hanım Eugenie’nin güzelliğini, endamının tenasübünü, bâhusus billür gibi vücudunu söylemekle bitiremezdi. Bu kadının dediği gibi İmparatoriçe hakikaten pek güzeldi.

Vesile Hanım bellediği birkaç kelime Fransızcayı karışık bir şekilde söyler, İmparatoriçe de pek çok gülermiş. İmparatoriçe giderken kendisine haylice hediyeler vermiş olduğundan bu parayı sermaye yapıp bohçacı olmuş ve hamam ustalığını terk etmişti.”

Sultan II. Abdülhamit (1876–1909) Beylerbeyi Sarayı ile ilgilenmemiş ve Onun zamanında saray kapalı kalmıştır. Tahttan indirilip götürüldüğü Selanik’teki Alatini Köşkü’nden sonra Yunanlıların Selanik’e yaklaşması üzerine Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiştir. Abdülhamit sarayın bahçesine bakan ve annesinin öldüğü odayı kendisine seçmiştir. Böylece II. Abdülhamit hayatının son günlerini burada geçirmiş, 1918’de de burada ölmüştür.

Beylerbeyi Sarayı TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı’nın yönetiminde olup, ziyarete açıktır. Sarayın mimari yapısının yanı sıra içerisindeki Hereke halıları, Sevr vazoları, Bohemya kristal avizeleri, Fransız saatleri, Beykoz işi şamdanlar, Çin, Japon, Fransız ve Yıldız porselenlerinin yanı sıra mobilyaları ile de dikkati çekmektedir.

Beylerbeyi
Üsküdar-İstanbul
Tel : (0216) 321 93 20–21
Faks : (0216) 321 93 22 

Küçüksu (Göksu) Kasrı (Beykoz)

İstanbul Beykoz ilçesi, Anadoluhisarı’nda, deniz kıyısında bulunan Küçüksu Kasrı’nın XVII. yüzyılda Sultan IV. Murat (1623–1640) döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Bu kasır Sultan III. Mustafa (1757–1774), Sultan III. Selim (1789–1807) ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) dönemlerinde restore edilmiştir. Bu kasır ile ilgili bilgiler Antoine-Ignace Melling ve Michel François Preault’un XIX. yüzyıl başlarında yaptığı resimlerden öğrenilmektedir.

Kasır denize doğru uzanan tek katlı bir yapı olup, arkasında da iki katlı bir bölüm bulunuyordu. Kasır T planlı olup, ahşap kubbeli, kare planlı bir orta mekân ile bunun çevresinde biri denize doğru olmak üzere uzanan üç yönlü uzantılardan meydana gelmiştir. Kasrın odalarının bir kısmı da deniz yönünde kazıklar üzerine oturtulmuştur. Bu kasır yıkılmış ve yerine bugünkü yapı yapılmıştır. Kasrın ne zaman yıkıldığı konusunda kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bugünkü kasır Abdülmecit döneminde, 1856’da kâgir olarak yapılmıştır. Yapının mimarı Balyan ailesinden Nigogos Balyan’dır. Kasrın iç dekorasyonu Viyana Operası’nın dekoratörü olan Sechan tarafından yapılmıştır.

Küçüksu Kasrı yüksek bir su basman üzerine iki katlı, mermer kaplamalı bir yapıdır. XIX. yüzyıl barok ve rokoko karışımı bir üslubu yansıtmaktadır. Kasrın bodrum katında kiler, mutfak ve hizmetli odaları, diğer iki katta ise orta mekâna açılan dört köşe odasından meydana gelmiştir. Yapının cephe mimarisi dikkat çekicidir. Burada çiçek, yaprak, çelenkler, rozetler yüksek kabartma tekniğinde duvarlara işlenmiştir. Oldukça ağır bir rokoko üslubu yapının barok mimarisi ile birleşmektedir.

Kasrın deniz cephesi üç bölüm halinde olup, orta bölüm düz, iki yandakiler de dışbükeydir. Kasrın iki yönlü giriş merdiveni, havuzu, çeşmesi ve giriş kapısı ile dikkati çekmektedir. Denize yönelik pencereler her katta zemine kadar inmiş ve bunların önleri mermer parmaklıklarla sonuçlanmıştır. Kasrın yan ve arka bölümlerinde üst katta balkonlara yer verilmiştir. Üst katın bitiminde mermerden bir kısa duvar çatıyı gizleyerek yapıyı çepeçevre dolaşmaktadır.

Kasrın kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, birbirlerinden fark ve biçimde İtalyan mermerinden yapılmış şömineleri, ince bir işçilik gösteren parkeleri, Avrupa Arnavoa üslubunda mobilyaları ile dikkat çekmektedir.

Bu kasırda Sultan Abdülaziz (1861–1876) döneminde, daha sonra İngiliz tahtına geçen Galler Prensi Edward (VII. Edward) ile Eflak Boğdan Prensi I.Jean Alexandre ağırlanmıştır. Bunların yanı sıra kasır Sultan V. Mehmet Reşat ve son halife Abdülmecit Efendi (1839–1861) tarafından da kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra bir süre konukevi olarak kullanılmış, 1970’li yıllara kadar bazı özel günlerde kasırdan yararlanılmış, 1983’te ziyarete açılmıştır. Ardından yapılan yeni düzenlemeden sonra da 1994 yılında TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na bağlı anıt müze olarak ziyarete açılmıştır.

Küçüksu Kasrı’nda İtalyan mermerleri ile yapılmış şömineler, mobilyalar, Sultan Abdülmecit tuğralı aynalar, kristal avizeler, Hereke yapımı halılar, seccadeler, şamdanlar ve tablolar sergilenmiştir.

Anadolu Hisarı Beykoz
Tel /Fax : (0216) 332 33 03

Aynalı Kavak Kasrı (Beyoğlu)

İstanbul ili Beyoğlu ilçesi Hasköy Aynalı Kavak Caddesi’nde bulunan bu kasır, Osmanlı dönemindeki Tersane Sarayı arazisindedir. Buradaki kasrın ne zaman yapıldığı kesinlik kazanamamıştır. Evliya Çelebi XVII. yüzyılda burada bir hamam, sofa ve şadırvan olduğunu belirttikten sonra bu kasrın Fatih Sultan Mehmet zamanında ilk defa yapıldığına değinmiştir. Ardından da Sultan İbrahim zamanında yenilendiğini belirtmiştir. Naima Tarihi’nde de Sultan I.Ahmet’in 1613 yılında Edirne’den gönderdiği bir hatt-ı hümayunda Tersane bahçesinde bir kasır yapılmasını istediğini yazmıştır.

Sultan I. Ahmet (1603–1617) 1614’te İstanbul’a döndüğünde bu kasrı ziyaret etmiş ve yanında da bir çiçek bahçesi düzenlenmesini istemiştir. Kasrın yapımını Kaptan-ı Derya Halil Paşa üstlenmiştir. Kasır 1677 yılında yanmış ve Sultan IV. Mehmet tarafından 1679’da yenilenmiştir. Sultan IV. Mehmet 1677 yılında Haremi ile birlikte bir süre bu kasırda yaşamıştır. Ancak bu dönemde çıkan bir yangın yapıya zarar vermiştir. Fındıklılı Mehmet Ağa Tarihinde Polonya seferinden dönen Sultan IV. Mehmet’in şerefine üç gün üç gece kasrın önünde şenlikler düzenlendiğini yazmıştır. Padişah da gemilerden, kayıklardan oluşan denizdeki bu şöleni kasırdaki kafesli köşkten seyretmiştir.

Osmanlı tarihine geçen bu kasırla ilgili bir başka şenlik daha bulunmaktadır. Sultan III. Ahmet zamanında Padişah 1720 yılında dört oğlu ile birlikte Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın oğlunu ve yoksul çocukları burada sünnet ettirmiş, 30 gün süren şenlikler yapılmıştır.

Tersane Sarayı’nın Aynalı Kavak Sarayı ismini alması XVII. yüzyılın ortalarına rastlamaktadır. Sieur du Loir 1654’te sarayın görkemli aynalarla kaplı olduğunu belirtmiştir. Pasarofça Antlaşması (1718) sonrasında Venedik Cumhuriyeti’nin Osmanlı sarayına hediye ettiği aynalar kasrın dairelerini süslemiştir. Bu yüzden de kasrın ismi halk arasında Aynalı Kavak Kasrı’na dönüşmüştür.

Bu dönemde yapılmış olan Surnâme-i Vehbi’nin minyatürlerinde bu kasır resmedilmiştir. Minyatürlere göre direkler üzerinde denize taşan üç sofalı bir yapı idi. La Motrae 1727 yılında bu kasrı görmüş, üzerinin zengin nakışlı bir kubbe ile örtülü olduğunu, bunun dışında kalan alanların da çatı ile kaplı olduğunu yazmıştır.

XVIII. yüzyılda kasır terk edilmiş, bazı binaları Sultan Abdülhamit’in Sadrazamı Koca Yusuf Paşa tarafından 1766–1787 yıllarında onarılmıştır. Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’nın Tersane’yi genişletmesi sırasında bu yapılardan bazıları yıkılmış ve Tersane’ye katılmıştır. Kalan yapılar da 1787–1788 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında erzak ambarı olarak kullanılmıştır.

Sultan III. Selim 1791’de Balyan ailesinden Kirkor Balyan’a kasrı tamir ettirmiştir. Bununla beraber Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut ve Sultan II. Abdülhamid zamanında Tersane’ye yapılan eklerden dolayı kasır Haliç’ten içeride kalmıştır. Bu nedenle günümüze gelen Aynalı Kavak kasrı’nın ön cephesi kara tarafında kalmıştır. Arazi eğiliminden ötürü iki katlı olan kasrın Haliç yönündeki cephesi üç katlıdır. Planı kuzeydoğu-güneybatı ekseninde salonlardan meydana gelmiştir. Güney cephesinin ortası hafif bombeli olarak yükseltilmiş olup, sade bir görünümdeki sahanlıktan yapıya girilmektedir. Bunun karşısında giriş holü ile merdivenler bulunmaktadır. Arazi eğiliminden ötürü bu bölümün altında hizmet odaları yapılmıştır.

Giriş holünün solunda yan odalar ve servis bölümleri, büyük sofa bulunmaktadır. Haliç’e yönelik eyvan şeklindeki salonun iki tarafında simetri göstermeyen dört oda bulunmaktadır. Bu bölüm kasrın harem bölümüdür.

Giriş holünün sağındaki bölüm üç eyvanlı bir divanhane ve ona bağlı bir arz odasından meydana gelmiştir. Kasrın en önemli mekânları olan bu odalardan arz odasının üzeri kubbelidir. Divanhanenin pencereleri üzerinde Yesarizâde’nin talik yazı ile yazdığı Enderuni Fazıl’ın Aynalı Kavak Kasrı’nı öven şiiri bulunmaktadır. Divanhaneden geçilen arz odasının pencereleri üzerinde de Yesarizâde’nin talik yazı ile yazdığı Şeyh Galib’in Sultan III. Selim’i öven şiiri bulunmaktadır.

Kasrın selamlığı olarak nitelenen bu bölümün bezemeleri son derece zengindir. Bezeme yönünden kasrın en önemli bölümü divanhane ile arz odasıdır. Buradaki pencerelerin arasında basık kemerlerle birbirine bağlanmış dekoratif kolonlara yer verilmiştir. Bu bölümde kemer ayaklarının içerisi mermer levhalar ve aynalarla kaplanmıştır. Bugün müze özelliği taşıyan bu kasrın arz odası, divanhanesi duvarlarını çepeçevre dolaşan yazıtları, alçı şebekeli pencereleri, Sultan III. Selim tuğralı barok ve rokoko üslubunda bezemeler burada görülmektedir. Ayrıca Osmanlı geleneğine uygun olarak düzenlenmiş sedirler, mangallar, kandiller, avizeler ve mobilyalar da onları tamamlamaktadır.

Günümüzde Aynalı Kavak Kasrı’nın alt katında eski müzik aletlerinin sergilendiği Türk Müziği Araştırma Merkezi ve Çalgı Müzesi bulunmaktadır. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na bağlı müze-saray işlevindeki bu yapıda zaman zaman Klasik Türk Sanat Müziği konserleri verilmiştir. Aynı zamanda Türk bestecisi olan Sultan III. Selim’in anısına burada konserler verilmiştir. Bu konserlerde padişahın besteleri de yorumlanmıştır.

Aynalı Kavak Caddesi Hasköy, Beyoğlu
Tel : (0212) 227 34 41
Fax : (0212) 250 40 94 

Ihlamur Kasrı (Beşiktaş)

Merasim Köşküİstanbul ili Beşiktaş ilçesi Ihlamur Yolu’nda bulunan bu kasrın olduğu yerde Hacı Hüseyin Bağı olarak tanınan bir mesire yeri bulunuyordu. Bu mesirenin miriye geçmesinden sonra Padişah için bir bağ evi yapılmış ve halk arasında da Hacı Hüseyin Bağı Köşkü olarak tanınmıştır. Bu köşk Sultan I. Abdülhamit (1774–1789), Sultan III. Selim (1789–1807) ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) tarafından kullanılmıştır. Sultan I. Abdülhamit dönemi sadrazamlarından Seyyid Mehmet Paşa burada bir namazgâh yaptırmış, Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmut zamanında ok atışları sonunda buraya nişan taşları dikilmiştir.

Sultan Abdülaziz bu köşklerin bahçesinde horoz ve koç dövüşleri ile güreş müsabakaları yaptırmıştır. Sultan V. Mehmet Reşat sık sık buraya gelmiş, İstanbul’u ziyaret eden konuklarını, özellikle Sırp ve Bulgar krallarını 1910’da burada ağırlamıştır.

Fransız şair Alphonse de Lamartine bu köşkün dört köşeli bir planı olup, salonun ortasında fıskiyeli bir havuzun bulunduğunu, oldukça sade olduğunu belirtmiştir.

Sultan Abdülmecit bu köşkün yerine 1849–1855 arasında iki yeni biniş kasrı ile bir de çeşme yaptırmıştır. Buradaki mesirede düzenlenen av partileri ve ok talimleri sonunda dinlenme yeri olarak kullanılmıştır.

Sultan Abdülmecit Balyan ailesinden Nigogos Balyan’a burada Merasim Köşkü ve Maiyet Köşkü olarak isimlendirilen iki kasır yaptırmıştır. XIX. yüzyıl Avrupa mimarisi üslubunda yapılan köşklerden Merasim Köşkü günümüzde Ihlamur Kasrı olarak tanımlanan yapıdır. Yüksek bir su basman kaide üzerine tek katlı, kesme taştan dikdörtgen planlıdır. Cephesi dönemin saray mimarisine uygun olarak girlantlar, istiridye kabuğu motifleri, vazolardan çıkan çiçekler, salkımlar ve ayrıca sütunçelerle bezenmiştir. Giriş cephesindeki iki yönlü merdiven ve balkon yapının cephesindeki en dikkat çeken bölümdür. Giriş holünün iki yanında iki oda ile çatıya çıkışı sağlayan bir ara mekân bulunmaktadır. Cephesi son derece bezemeli ve hareketli olan yapının içerisi oldukça sadedir.

Maiyet KöşküMerasim Köşkü’nün biraz ilerisindeki Maiyet Köşkü daha da sade bir yapı olup, iki katlıdır. Bu yapıya da giriş cephesindeki iki kollu bir merdivenle ulaşılmaktadır. Girişin ortasında bir hol merdivenler ve köşelerde de dört adet oda bulunmaktadır.

I.Dünya Savaşı sonrasında ve Cumhuriyet döneminde boş ve bakımsız kalan köşkler 1951 yılında İstanbul Belediyesi’ne verilmiştir. İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay Maiyet Köşkü’nde Tanzimat Müzesi’ni kurmuş, Merasim Köşkü’nü de ziyarete açmıştır. Köşkler 1966 yılında TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı’na devredilmiştir.

Günümüzde Merasim Köşkü müze-saray olarak düzenlenmiştir. Kasrın orijinal döşemeleri, perdeleri, Hereke ve Feshane işi halı ve seccadelerinin yanı sıra Gördes, Çal ve Kula dokumaları müze-sarayda görülebilmektedir. Kasrın bahçesindeki lojman olarak kullanılan yapı resim, heykel, müzik çalışmalarının yapıldığı atölyelere ve sergi salonlarına dönüştürülmüştür.

Ihlamur Yolu Beşiktaş
Tel : (0212) 259 50 86
Fax : (0212) 258 89 03

Maslak Kasırları (Sarıyer)

Kasr-ı Hümayunİstanbul ili Sarıyer ilçesi Büyükdere Caddesi’nde, İstinye ile Tarabya kavşaklarının birleştiği noktada, Haznedar Çiftliği içerisinde bulunan Maslak Kasırları’nın bulunduğu alandaki ilk yapılanma Sultan II. Mahmut (1808–1839) döneminde başlamış, Sultan II. Abdülhamid’in (1876–1909) veliahtlığı sırasında da av ve dinlenme alanı olarak düzenlenmiştir. Bununla beraber bu alandaki yapıların yapım tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Büyük olasılıkla da Sultan Abdülaziz (1861–1876) döneminde, 170.000 m2’lik koruluk alanda yapıldığı sanılmaktadır. Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Çadır Köşkü, Paşalar Dairesi ve Limonluk günümüze gelebilen yapılardır.

Sadrazam Rüştü ve Mithat paşalar Kasr-ı Hümayun’a gelerek yaşamının büyük bir kısmını veliahtlığı sırasında burada geçiren Sultan Abdülhamid’i Osmanlı tahtına çıkmaya burada davet etmişlerdir. Sultan V. Mehmet Reşat da zaman zaman buraya gelmiş ve dinlenmiştir. Osmanlı kaynaklarından Sultan II. Abdülhamid’in oğullarından Nureddin Efendi’nin annesi ile birlikte burada oturduğu öğrenilmektedir.

Bu köşklerden Kasr-ı Hümayun arazi eğimine göre iki katlı olarak yapılmıştır. Yarı kâgir olarak yapılan kasrın birinci katına kadar bölüm taştan, bunun dışında kalanlar ahşaptandır. Girişin üzerinde yer alan ve görkemli sütunlara oturan balkonla, üst kata çıkan merdivenler barok üsluptadır. Buradaki bezemeler doğa ve mimariden alınmıştır. Cephe düzeninde pencere dizileri ile çatı katının pencereleri uyumlu bir düzen içerisinde yapılmıştır. Katlar arasında saçaklar, silmeler bulunmaktadır. Ayrıca cephe duvarlarının köşelerine geniş plasterler ve pervazlar yerleştirilmiştir. Orta sofa etrafında sıralanmış salonun ve odaların tavan ve duvarları zengin bir dekoratif bezeme ile kaplanmıştır. Özellikle tavanlardaki kalem işleri, natürmortlar doğadan esinlenilmiş resimlerle bezelidir.

Mabeyn-i Hümayun KasrıKasr-ı Hümayun’da Sultan II. Abdülhamid’in çalışma ve yatak odaları bulunmaktadır. Haluk Şehsuvaroğlu bu odalarda padişahın yaptığı ve üzerinde A.H yazılı aynalı bir kapıdan yatak odasına geçtiğini belirtmiştir. Ayrıca burada ceviz bir karyola, sedefli bir masa bulunduğunu da eklemiştir.

Mabeyn-i Hümayun Kasrı, kasırların bulunduğu alanın kuzeybatısında yer alan küçük tek katlı bir yapıdır. Mermer basamaklı girişin sağ ve solunda birer oda, arkasında da büyük bir salon bulunmaktadır. Bu salon geniş bir kapı ile büyük bir seraya açılmaktadır. Kasrın cephesinde pencereleri çevreleyen tuğlalarla dekoratif bir görünüm sağlanmıştır. Ayrıca basık kemerli, kepenkli, yüksek pencereler iki mermer sütunun taşıdığı, döküm korkuluklu balkon da cepheye ayrı bir görünüm sağlamıştır.

Köşkün seraya açılan odasının tavanları kalem işleri ile bezenmiş, duvarlara altın varaklı büyük kristal aynalar ile porselen bir şömine yerleştirilmiştir. Buradaki kapıların kornişlerinde aynanın üzerinde ve seranın kapısında Sultan II. Abdülhamid’in A.H markası işlenmiştir.

Kasr-ı Hümayun’un kuzeybatısında Çadır Köşkü yer almaktadır. Köşk alt katta ocaklı bir mekân ile üst katta tek bir odadan meydana gelmiş sekizgen planlı bir yapıdır. Üst kattaki odaya mermer basamaklı çift yönlü ve demir korkuluklu bir merdivenle çıkılmaktadır. Köşkün etrafı balkonla çevrili olup, balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkler ahşap bezemelerle doldurulmuştur.

Kasr-ı Hümayun’un kuzeydoğusundaki Paşalar Dairesi, Kasr-ı Hümayun’a paralel olarak yapılmıştır. Büyük olasılıkla bu yapı kasırları korumaya yönelik olarak yapılmıştır. Mabeyn-i Hümayun’u tarihi su deposuna bağlayan bahçe duvarı Paşalar Dairesi’ni her iki yapıdan ayırmaktadır. Kâgir ve tek katlı olan yapının iki ayrı girişi vardır. Ana girişin iki kanadında koridorlara açılan odalar sıralanmıştır. Girişin sol tarafında ise içerisinde külhanın da bulunduğu bir hamam vardır. Bu hamam bahçe yönünden ikinci bir giriş vardır. Paşalar Dairesi’nin cephe görünümündeki dekorlar ile pencere dizileri Mabeyn-i Hümayun’a benzemektedir.

Çadır KöşküCumhuriyet döneminde I.Ordu ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi tarafından prevantoryom ve malzeme deposu olarak kullanılan Limonluk 1981’de TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı’na devredilmiştir.

Kasırların bahçesinde Sultan II. Abdülhamid’in Fransa’dan getirttiği kamelya ağaçları, Grolto ve Cycos ağaçları bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli çiçek ve ağaç örnekleri de burada bulunmaktadır.

Maslak Kasırlarının bulunduğu arazide çeşitli havuzlar ve büyük ölçüde göletler de bulunmaktadır. Günümüzde TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı yönetiminde olan Maslak Kasırları’ndaki köşkler ziyarete açıktır. Burada yapıların mimarisinin yanı sıra Sultan II. Abdülhamit ile ilgili eşyalar, Hereke kumaşları, Hereke halıları, vazolar ve bir de barometre bulunmaktadır.

Büyükdere Caddesi Sarıyer
Tel : (0212) 276 10 22
Faks : (0212) 285 28 02

Şale Köşkü (Beşiktaş)

İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde, Yıldız Sarayı’nın bir bölümünü oluşturan Şale Köşkü’nün ilk yapım tarihi ve mimarı kesin olarak bilinmemektedir. Yalnızca Milli Saraylar arşivi içerisinde bulunan 1879–1880 tarihli bir belgede köşkün döşenmesi ile ilgili bazı bilgiler bulunmuştur. Buna dayanılarak da köşkün bu tarihlerde bitirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Bugünkü yapı Balyan ailesinden Sarkis Balyan tarafından 1889 yılında yapılmıştır. Bu yapılışın nedeni de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in İstanbul’a gelişi ile ilgilidir. Yıldız Sarayı’nın Merasim Dairesi olarak yapılan köşk, 107.000 kuruşa mal olmuştur. Bu bölümün yapımından kısa bir süre sonra ilk köşkün hamamı üzerine Nikolaki Kalfa tarafından yeni bir salon eklenmiştir. Köşkün Merasim Dairesi olarak tanınan üçüncü bölümü ise İtalyan Mimar Raimondo d’Aronco tarafından yapılmıştır. Almanya İmparatoru II. Wilhelm’in ve İmparatoriçenin İstanbul’a ikinci gelişi onuruna bu bölüm yapılmıştır.

Şale Köşkü yüksek ve kâgir bir bodrum üzerine iki katlı olarak yapılmıştır. Ayrıca çatı örtüsü içerisine de çatı katları yerleştirilmiştir. Köşkün bodrumunda mutfak, depolar, çamaşırlık ve diğer servis odaları bulunmaktadır. Giriş katındaki mekânlarda sefir odası, piyanolu salon, misafir odası, teşrifat odası isimlerini taşıyan mekânlar bulunduğu bilinmektedir. Girişin karşısına gelen alandaki arka kapı Yıldız Sarayı’nın harem bahçesine açılmaktadır. Aynı zamanda bu kapı saray ile köşk arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır.

Köşkün ikinci katı törenlere özgü yapılmış ve birbirlerinden üslup farkları olan zengin bezeli mekânlardan oluşmuştur. Köşke dört basamakla ulaşılan bir sahanlıktan girilmektedir. Giriş holünde küçük, ahşap, barok üslupta bir merdiven bulunmaktadır. Rokoko üslubunda bezmelerle süslenen bu merdivenden sonra salonlara ayrı koridorlarla ulaşılmaktadır. Zemin katta dikdörtgen planlı bir banyo dairesine yer verilmiştir. Bunun üzerinde Nikolaki Kalfa’nın yaptığı ve günümüzde Sarı Salon olarak isimlendirilen özel bir bölüm bulunmaktadır.

Şale Köşkü kendine özgü mekânları ile tanınmıştır. Bunların başında 15×30 m. ölçüsündeki büyük Merasim Salonu gelmektedir. Yüksek pencerelerin aydınlattığı ve çok renkli bir bezemesi olan bu mekânın köşeleri sekizgen çıkmalarla derinleştirilmiş ve duvarlara yüksek ve geniş aynalar yerleştirilmiştir. Ayrıca duvarlarda çeşitli resimler, ahşap işçiliği örnekleri dikkati çekmektedir. Şale Köşkü’nün bir diğer mekânı da Sedefli Salon olarak isimlendirilen yemek salonudur. Sarkis Balyan tarafından yapılan bu salonda Raimondo d’Aronco’nun da bazı çalışmalar yapmış olduğu Milli Saraylar arşivindeki belgelerden öğrenilmektedir. Bu salonda kırmızı, yeşil ve altın varaklar ile büyük ölçüde mavi renkli bezemeler kullanılmıştır. Salonun sedef kakmalı kapı ve dolap kapakları ise Çırağan Sarayı’ndan getirilmiştir.

Köşkün Sırmalı Salonu klasik ve geometrik üslupta bezenmiş olup, rokoko bezemeler yer yer görülmektedir. Nikolaki Kalfa tarafından yapılmış olan Sarı Salon ise içerisindeki eşya ve bezemesi ile tamamen barok üsluptadır. Salonun tavanına elips biçiminde bir göbek yapılmış ve bunun üzerine de altın yaldızın egemen olduğu renkli bir bezeme uygulanmıştır.

Şale Köşkü salonlarındaki bezemeler, tavan resimleri ile tanınmıştır. Büyük çoğunluğunun peyzajların oluşturduğu bu resimler natüralist bir üslup taşımaktadır. R.d’Aronco tarafından tasarlanan köşkün kuzey ekindeki İtalyan mermerinden yapılmış anıtsal merdiven holü yapıya değişik bir görünüm kazandırmıştır. Bu bölümün tavanına Osmanlı İmparatorluğu’nu simgeleyen altın yaldızlı güneş ışınları yapılmıştır. Duvarlarında ise Neo-Rönesans etkisinde geometrik çerçeveler vardır.

Şale Köşkü’nün aydınlatılmasını Siemens Halske firması yapmıştır. Bu firma tarafından yapılmış olan tesisata Beykoz Fabrikay-ı Hümayun’dan özel olarak yapılmış avizeler yerleştirilmiştir. Ayrıca köşkün ısıtma donanımı ile sobaları İsveç firması tarafından yapılmıştır. Kuk Tel Detachement tarafından da telefon tesisatı kurulmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Belediyesi tarafından Mario Serra isimli bir İtalyan işletmeciye kiralanan köşk, 1930 yılında Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı’na verilmiştir. Şale Köşkü müze-saray olarak 7 Temmuz 1985’te ziyarete açılmıştır. Burada ilk defa Milli Saraylar Sempozyumu düzenlenmiştir. Müzede 400 m2’lik Hereke halısı, altın yaldızlı tavan panoları, aynalar, mobilyalar, çini sobalar, vazolar, şömineler, altın kaplamalı motifler ve siyah mermer sehpa ilginç eserler arasındadır.

Yıldız Sarayı Beşiktaş
Tel : (0212) 259 89 77
Faks : (0212) 259 88 26 

Florya Atatürk Köşkü (Bakırköy)

İstanbul ili Bakırköy ilçesi, Florya Plajı’nda bulunan Atatürk Deniz Köşkü’nü Atatürk’ün isteği doğrultusunda, Mimar Seyfi Arkan 1935 yılında yapmıştır. Cumhuriyet döneminde ilk modern mimariye yakın örneklerden birisidir. Atatürk 1936 yılının Yaz aylarında bir süre burada yaşamış ve köşkü siyasi ve bilimsel nitelikli toplantılar için kullanmıştır.

Köşk kazıklar üzerine dikdörtgen planlı, ahşap ve üzeri çatılı olarak yapılmıştır. Kara ile bağlantısını bir köprü sağlamaktadır.

Atatürk’ün en son 28 Mayıs 1938’de geldiği bu köşk Belediyeye devredilmiş, daha sonra 1988 yılında TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na bağlanmıştır. Bu arada restorasyonu yapılmış ve Milli Saraylar Daire Başkanlığı yönetiminde Atatürk Müzesi’ne dönüştürülmüştür.

Florya-Bakırköy
Tel : (0212) 426 51 51
Faks : (0212) 580 75 34

Saraylar, kasırlar ve köşklere ait fotoğraflar; www.tbmm.gov.tr ve www.ist.gov.tr adreslerinden alınmıştır.


Genel Kurmay Başkanlığı’na Bağlı Müzeler

Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı (Şişli)

İstanbul ili Şişli ilçesi Harbiye semtinde, Cumhuriyet Caddesi ile Vali Konağı Caddesi’nin başlangıcında bulunan Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nin geçmişi Türkiye’deki ilk müzecilik çalışmalarının başlangıcına kadar inmektedir.

Askeri Müze ilk defa Sultanahmet’te Aya İrini’de Sultan III. Ahmet zamanında,1726 yılında kurulmuştur. O zamanlar Cebehane ismi ile bilinen Aya İrini’nin içerisinde bazı değişiklikler yapılmış ve daha önceki yüzyıllarda burada toplanmış olan Osmanlı silahları Dar-ül-Esliha ismi ile sergilenmiştir. Sultan III. Selim ve II. Mahmut zamanında burada toplanan silahlar Yeniçeri Ayaklanmaları sırasında yağmalanmıştır. Yeniçeri teşkilâtının 1826’da ortadan kaldırılmasından sonra burada bulunan bazı eşyalar Yeniçerilere ait olduğundan ötürü tahrip edilmiştir. Bundan sonra Darül Esliha’nın önemi azalmıştır. Aya İrini 1839’da Harbiye Nezaretinin silah ambarına çevrilmiştir.

Sultan II. Abdülmecit zamanında Harbiye ambarı olan Aya İrini’de Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın 1846 yılında girişimleri ile Mecma-i Esliha-i Atika ve Mecma-i Asar-ı Atika isimli iki bölümden oluşan, ilk Türk müzesi kurulmuştur. Bu müzenin ismi daha sonra Asar-ı Atika-i Müze-i Hümayun olarak değiştirilmiştir.

Bu müzede eski Osmanlıların kullandığı zırh takımları, miğferler, baltalar, kılıçlar ve ordu kantarları gibi eserler sergilenmiştir. Ayrıca Mısır’dan getirilen lahitler, mumyalar, kitabeler ve çini eserler de burada bulunuyordu. Müzenin kültür varlıklarına yönelik bölümü olan Mecma-i Asar-ı Atika bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin temelini oluşturmuştur.

Sultan Abdülaziz (1861–1876) döneminde bu müze önemini yitirmiş ve Harbiye ambarına dönüşmüştür. Bu arada Ahmet Fethi Paşa’nın Avusturya’da yaptırdığı mankenler önce Sultanahmet’teki Mehterhane’de, daha sonra da Maadin ve Sanayi Mektebi’nde sonra da yine Sultanahmet’teki Ticaret ve Ziraat Nezareti’nde korunmuştur.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra 10 Temmuz 1908’de Mühendishane-i Berri Hümayun öğretmenlerinden Ahmet Muhtar Paşa, Tophane Müşiri Zeki Paşa’ya Avrupa’da benzerleri olan bir askeri müze kurulmasını önermiştir. Bunun üzerine Esliha-i Askeri Müzesi’nin kurulabilmesi için padişahtan ferman alınmıştır. Sultan Abdülhamit 1908’den önceki yıllarda vermiş olduğu fermandan sonra bu kez Alman Generali Gromkov ile Alman mühendisi Jasmund’a ikinci bir izin vermiştir. Onların düzenlediği proje uyarınca Yıldız Sarayı bahçesindeki köşklerden birinde küçük bir müze açılmışsa da Sultan II. Abdülhamit tarafından kapatılmış ve buradaki eserler Maçka Silahhanesi’ne taşınmıştır.

II. Meşrutiyet’in 1908’de ilanından sonra Tophane Müşiri Ali Rıza Paşa’nın girişimi ile Mühendishane-i Berri Hümayun öğretmenlerinden Ferik Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında üst düzey askeri yetkililerinin oluşturduğu bir komisyon kurarak çalışmalara başlamıştır. Eserler yeniden Aya İrini’de toplanmış, müze müdürlüğüne atanan Ahmet Muhtar Paşa Maçka Silahhanesi’ndeki eserleri de buraya getirmiştir. Bundan sonra müzenin ismi Müze-i Asker-i Osmanî olarak değiştirilmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine güvenlik açısından müzedeki eserler 1940 yılında Niğde’ye taşınmıştır. Bir kısmı da Maçka Silahhanesi’ne götürülmüştür. Ancak bu yapının İstanbul Teknik Üniversitesi’ne devri üzerine 1955’te Eski Harbiye Binasının spor salonuna nakledilmiştir.

Harbiye binası ilk defa 1841 yılında Harp Okulu olarak yapılmış, 1853 yılında çıkan bir yangınla tamamen yanmış, 1862 yılında yeniden inşa edilen bina 1936 yılına kadar Harp Okulu olarak kullanılmıştır. Bu okulda Atatürk başta olmak üzere birçok subay yetişmiştir.

Harp Okulu’nun tarihi ve mimari üslubu bozulmayacak şekilde restore edilerek modern tarzda bir Askeri Müze haline getirilmesi planlanmıştır. Harbiye Yedek Subay Okulu’nun yeni binasına taşınan Askeri Müze’de Osmanlı döneminde kullanılan silah, araç, gereç ve kıyafetler sergilenmiştir. Harbiye Nezareti 1959 yılında Askeri Müze olarak ziyarete açılmıştır. Ancak bu binanın yetersiz kalması nedeni ile Y. Mimar Nezih Eldem’in projesi ile 1967 yılında Askeri Müze ve Kültür Sitesi’nin yapımına başlanmış, müze 1986’da ziyarete açılmıştır. Daha sonra da, 10 Şubat 1993 günü yeni bir düzenleme ile ziyarete açılmıştır.

Askeri Müze’de 45.000’den fazla eser bulunmakta olup, bunlardan yalnızca 5.000 tanesi sergilenmiştir. Müze koleksiyonları arasında çeşitli silahlar, askeri kıyafetler, bayraklar, sancaklar, çadırlar ve bunlara benzer askeri kültür varlıkları bulunmaktadır.

Müzenin ilk salonlarında XVI.-XIX. yüzyıllara tarihlenen ok ve yaylar, onlarla ilgili malzemeler, Sultan IV. Mehmet, Sultan III. Selim ve Sultan II. Mustafa’ya ait ok nişan beratları, 1882’de Hüsameddin Paşa adına dikilmiş ok menzil taşı bulunmaktadır. Bunun yanı sıra at koşumları, süvari sınıfı ile ilgili silahlar, Fatih Sultan Mehmet’e ait eşyalar, Yavuz Sultan Selim’in atının zırhı, padişahın kılıcı, Bizanslıların Haliç’e gerdikleri zincir, Kanuni Sultan Süleyman’a ait kılıçlar, atının alınlığı burada sergilenmektedir.

Müzenin Kesici Silahlar bölümünde Avrupa kökenli kesici ve delici silahlar yer almaktadır. Bunların en erken örnekleri Orta Çağ Avrupa kılıçları ile mızraklarıdır. İkonografik ve dinsel sembollerin bulunduğu bu silahların üzerine sonraki dönemde Memluk yazıları yazılmıştır. Böylece her iki kültür aynı silah üzerinde bir araya getirilmiştir. Bu bölümdeki kılıçlar arasında XVI.-XVII. yüzyılda sıkça kullanılan meç ve epeler de görülmektedir. XVIII. yüzyıla tarihlenen kamalar, stilize edilmiş kabza başları, el siperlikleri de onları tamamlamaktadır.

Silahlar arasında yer alan sırıklı silahlar ise daha çok Orta Çağ halkı tarafından savunma amaçlı kullanılmıştır.

Müzenin en zengin koleksiyonlarını alemler oluşturmaktadır. Memluk sultanları ile İran şahlarının alemleri, o dönemin maden işçiliğinin en güzel örnekleri arasındadır. Avrupa silahları, Mısır’ın fethi (1517) sırasında Kahire’den getirilen eşyalar, Haçlı kılıçları, XIII. yüzyıla ait İslâm kılıçları, XVII.-XVIII yüzyıla ait yatağanlar bu bölümün önemli parçaları arasındadır.

Müzenin bir diğer bölümünde XIV.-XX. yüzyıllar arasında kullanılan çeşitli çelik miğferler, zırhlar, at başlıkları, Macar ve Rus askerlerine ait zırhlar bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Akkoyunlu, Memluklu ve Osmanlı zırhları da sergilenmiştir.

Müzedeki ateşli silahlar bölümünde fitilli, çakmaklı, kapsüllü ve iğneli mekanizmalı tabanca ve tüfekler sergilenmektedir. Bu bölümde Avrupa ve Osmanlıların kullanmış olduğu ateşli silahların en ilginç örnekleri bir araya getirilmiştir.

XVI.-XIX. yüzyıllarda İstanbul başta olmak üzere Kafkasya, Azarbeycan, Balkan ülkeleri, Mısır, Suriye ve Arabistan’da imal edilmiş çeşitli silahlar bulunmaktadır. Bunların arasında Osmanlı silah teknolojisinin ortaya koyduğu bezemeli silahların ayrı bir görünümü vardır. Bu bölümde yabancı kökenli ateşli silahlar arasında Amerika ve Avrupa’da yapılmış tüfek ve tabancalar sergilenmektedir. Bunların başında Belçika’nın Liege, İngiltere’nin Londra, İtalya’nın Brescia, İspanya’nın Madrid, Fransa’nın Paris gibi önemli silah merkezlerinde yapılmış silahlar üzerinde silahı yapanların damgaları bulunan silahlar gelmektedir. XIX.-XX. yüzyıl arasında Avrupa ve Amerika’nın çeşitli bölgelerinde üretilmiş Winchester, Remington, Martin, Smith Wesson, Steyr, Mauser, Colt, L.Gasser gibi isimlere de rastlanmaktadır. Bu silahların bazılarında altın, gümüş, kakma gibi maden teknikleri uygulanmış, aralarında sembolik motiflere, av sahnelerine de yer verilmiştir.

Müzenin ahşap ve döküm top modellerinin bir araya getirildiği bölümde I. Dünya Savaşı sırasında cephede savaşanlara ve asker ailelerine yardım maksadı ile bağış toplanmak üzere yapılan büyük bir ahşap top modeli bulunmaktadır. Hatıra-i Celadet ismi verilen bu top Beyazıt Meydanı’nda bir törenle açılmıştır. Bu bölümde XV.-XX. yüzyıllar arasına tarihlenen ahşap ve metalden çeşitli top modelleri sergilenmiştir. Bunun yanı sıra Belçika, Fransız, İsveç, İngiliz, Alman ve İtalyan topları ile havan örnekleri de sergilenmiştir. Tunç ve demir döküm olan toplar üzerinde ait oldukları devletlere ait motiflere, bezemelere usta ve atölyelerin isimlerine yer verilmiştir.

Müzenin önemli bir bölümünü de askeri kıyafetler oluşturmaktadır. Bu bölümde Osmanlı Devleti’nde Yeniçeri Ocağı’nın kurulması ile birlikte orduda görev alan kişilerin giysileri sergilenmiştir. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar fazla bir çeşitlilik göstermeyen bu bölümdeki askeri kıyafetlerde değişim baş göstermiştir. Özellikle XIX. yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti’nin askeri kıyafetleri baştan aşağı değiştirilmiştir. Avrupa ordularının ana hatları ve giysileri esas alınmıştır. 1909 yılında yürürlüğe giren Elbise-i Askeriye Nizamnamesi ile haki renk ceket ve pantolonlardan oluşan yeni giysiler uygulamaya konulmuştur.

Bu bölümde Osmanlı Devleti’nde kullanılan subay ve er üniformaları, rütbelere yer verilmiştir. Cumhuriyet dönemi kıyafetleri de onları tamamlamaktadır. Cumhuriyet Dönemi’ndeki ilk kıyafet kararnamesi de 10 Mayıs 1924’te çıkarılmıştır.

Müzenin bayrak ve sancaklar bölümünde tarihi gelişim içerisinde kurulan çeşitli Türk devletlerinin bayrak ve sembolleri bir araya getirilmiştir.

Askeri Müze’nin çadır bölümündeki çadırların tümü Osmanlı dönemine ait olup, bunların en erken örnekleri XVII. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Tarihi çadırların yapımında kullanılan malzemeler, kişilerin toplumdaki derecelerine göre farklılık göstermiştir.

Osmanlı çadırları taşıyıcı sistemlerine göre Topak Ev, Kara Çadır, Tek Direkli Çadır, Şemsiye Biçimli Çadır ve Sayeban (Gölgelik) Çadır gibi gruplara ayrılmıştır. Otağ-ı Hümayunlar ise boyut, süsleme ve işlevlerine göre farklı bir grubu oluşturmuştur. Bu çadırlar bazen saray niteliğine kadar ulaşmıştır. Osmanlı süsleme sanatının en güzel örneklerini sergileyen çadırlarda ibrişim, altın sırma ve gümüş simlere, bunların yanı sıra da çeşitli motiflere yer verilmiştir. Çadırların taşıyıcı fonksiyonunu oluşturan ahşap direklere de ayrı bir özen gösterilmiştir.

Müzenin Şehitler Galerisi çeşitli dönemlere ait şehitlere ayrılmıştır. Burada Çanakkale şehitlerine ait eşyalar ve şehitlerin isimleri bulunmaktadır.

Müzenin Meşrutiyet salonunda Harbiye Nazırı ve Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te suikasta uğradığı otomobili sergilenmektedir. Ayrıca bu bölümde Sultan II. Abdülhamit’e hediye edilen silah ve eşyalar, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve General Tevfik Sağlam gibi devrin önemli kişilerine ait üniforma, silah ve teçhizatlar da sergilenmiştir. Müzede I. Dünya Savaşı’nda kullanılan çeşitli silah, sancak, madalyalar, nişanlar ve zafer kurdeleleri sergilenmiştir. Enver Paşa ve Talat Paşa gibi I.Dünya Savaşı’nda rolü olan kişilerin özel giysileri ve silahları da onları tamamlamaktadır.

Çanakkale Savaşları ile ilgili bölümde, bu savaşla ilgili projeksiyon gösterimi, panoramik görünümlü maketler ve kısa metrajlı bir film ile izleyici bilgilendirilmektedir. Ayrıca savaş sırasında Türk, İngiliz, Anzak birliklerine ait başlıklar, kıyafet aksesuarları, teçhizat, bayrak, sancak, bandıra, silahlar, madalya ve nişanlar da sergilenmektedir. Bunların arasında Çanakkale’de alayı ile birlikte şehit olan alay komutanı Yrb. Hüseyin Avni Bey’in üniforması da bulunmaktadır.

Müzenin Kurtuluş Savaşı bölümünde savaş ile ilgili bilgiler, bilgisayar sistemi ile anlatılmaktadır. Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Asım Gündüz, Şükrü Naili Gökberk, Ömer Halis Bıyıktay’a ait özel koleksiyonlar ve esir alınan Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis’in karargâhında ele geçirilen eşyalar da bu bölümde sergilenmektedir. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nın önemli milislerinden, Ege’de Yunanlılara karşı ilk direnişi başlatan Demirci Mehmet Efe’ye ait koleksiyon ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Eşme sırtlarında “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” emrini verişini canlandıran kompozisyon da bu salonda sergilenmektedir.

Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili bölümde ise; Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekâtına ait silah, teçhizat, üniforma, madalya, nişan ve sancaklar, Kore Tugay Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Alay Komutanı Şehit Albay Nuri Pamir ve Albay Celal Dora’ya ait eşyalar sergilenmektedir.

Müzenin Somali, Bosna, Kosova bölümünde Birleşmiş Milletler kararları uyarınca bu yerlerde görev yapan Türk birliklerine ait sancak, üniformalar, nişan, madalya ve benzeri malzemeler ile fotoğraflar sergilenmektedir. İç Güvenlik bölümünde ise; Türk ordusunun bölücü örgüte karşı yürüttüğü operasyonlarda ele geçirilen silahlar, örgütün kullandığı teçhizatlar sergilenmektedir. Ayrıca bu bölümde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bölücü terör örgütünün faaliyetlerinden zarar gören vatandaşlara yaptığı gıda ve sağlık yardımlarını gösteren fotoğraflar yer almaktadır.

Müzenin etnoğrafya bölümünde askeri kültür varlıklarının dışında kalan çeşitli etnografik eserlere yer verilmiştir. Bunların başında çeşitli düz yaygılar, dokuma örnekleri, biblolar, şekerlikler, buhurdanlıklar, fincan takımları, sini altlıkları, servis takımları, şamdanlar, keseler gibi malzemeler bulunmaktadır.

Müzenin Genelkurmay ve Kenan Evren ile ilgili salonlarında ise; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana görev yapmış olan tüm Genelkurmay Başkanlarımızın üniformalarının, silahlarının ve bazı özel eşyaları ile kendilerine görevleri sırasında hediye edilmiş olan şilt ve plaketler yer almaktadır. Kenan Evren ile ilgili salonda ise; Türkiye Cumhuriyeti’nin 7.Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren tarafından müzeye bağışlanmış olan yurt içi ve yurt dışı gezilerinde kendisine hediye edilen çeşitli şilt, biblo, silah maketleri sergilenmektedir.

Günümüzde Askeri Müze ve Kültür Sitesi olarak kullanılan eski Harbiye binası 1841 yılında Osmanlı Ordusuna subay yetiştirmek üzere yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da işlevini sürdüren bu okulda, yaklaşık 100 yıl kadar bir süre içinde birçok subay ve komutan yetişmiştir. Bunların arasında en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’e ayrı bir bölüm ayrılmıştır. Atatürk’e ayrılmış olan bu salonda, Atatürk’ün resimleri, şahsi eşyaları, madalya ve nişanları, kendisine hediye edilen objeler ile Anıtkabir, Birinci T.B.M.M. Binası, Şişli Atatürk Evi, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev, Erzurum ve Sivas Kongre Binalarının maketleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, Harp Akademisi 3. Sınıfını okuduğu dershane O’nun anısına düzenlenmiştir. Sınıfta Atatürk’ün okul yaşamı ile ilgili fotoğraf ve belgeler sergilenmektedir.

Müzede Osmanlı sultanlarından III. Selim’e ve o dönemdeki saray görevlilerine ayrılan bölümde orijinal giysi ve aksesuarlara sadık kalınarak modeller mankenler eşliğinde sergilenmiştir.

Müzecilik faaliyetlerinin yanında dünyanın en eski bandosu olan Mehter de Askeri Müze bünyesinde bulunmaktadır. Yine Askeri Müze’de yerli ve yabancı, sivil, asker her türlü kültür ve sanat faaliyetlerine açık “Kültür Sitesi” kompleksi de yer almaktadır.

Müzede günümüzde Askeri Müze’de görev yapmakta olan Mehteran Bölüğü’nün kullanmış olduğu enstrümanların orijinal ve kopyaları ayrı bir salonda sergilenmiştir.

Tarih Boyunca Türk Ordusu’nda müzik takımları bulunmaktadır. VIII. yüzyılda yazılmış olan Orhun Abidelerinde Mehter’de kullanılan Tuğ Takımı’ndan söz edilmiştir. Kaşkarlı Mahmut’ın XI. Yüzyılda yazdığı Divan-i Lügat-it Türk’te Türklerin Türk hakanı huzurunda nevbet vurduğu anlatılmıştır. Kendine özgü bir müzik topluluğu olan Mehteran’ın yapmış olduğu müziğe de Mehter Müziği ismi verilmiştir.

Mehter Müziği savaş alanlarında çalınarak askeri şevke getirdiği gibi, düşman askerinin de moralini bozmaktadır. Barış zamanında ise hükümdarın sesi olarak nitelenen Mehter belirli zamanlarda nevbet vurur ve böylece halkın moralini de yükseltirdi. Mehteran ordunun önünde yürür, savaşı yönlendirirdi.

Mehterin başında Bölük Komutanı Çorbacıbaşı, arkasında zırhlı muhafızlarla birlikte devleti temsilen Al Sancak, bağımsızlığı temsilen Ak Sancak, İslamiyet’i temsilen Yeşil Sancak yer almaktadır. Eski Türk Hakanları 9 rakamını uğurlu saydığından tören takımları 9 katlıdır. Sancaklardan sonra üç sıra halinde en büyüğü hücum tuğu olan 9 tuğ gelir. Tuğlardan sonra Mehterbaşı, Çevgenler, Zurnazenler, Boruzenler, Nakkarezenler, Zilzenler, Davulzenler ve en arkada at üstünde köszen gelir. Saz başları kırmızı, diğer müzisyenler lacivert giyerler.

Mehterin yürüyüşü bugünkü modern ordu düzenindeki yürüyüşün tamamen tersine sağ ayakla başlar, üç adımda bir durulup sağa ve sola dönülerek halk selamlanır. Mehter konser düzeni alacağından düz yürüyüşe sol ayakla geçilir ve mehter hilal düzenine gelene kadar bir peşrev yapılır. Kös hilalin ortasında yerini alır. Kös Türk bayrağındaki yıldızı, diğer müzisyenlerin oluşturduğu hilal ise Türk Bayrağındaki hilali temsil eder. Mehterbaşı yönetiminde konser bitirildikten sonra Gülbank adı verilen mehter duası yapılır ve konser alanı peşrev çalınarak terk edilir.

Mehterin moral gücünü fark eden Avrupalılar özellikle Polonya, Avusturya, Rusya, Prusya ve Fransa kendi ordularında buna benzer bir müzik teşkilatı kurmuş ve böylece askeri bandoların temelleri atılmıştır. Mozart, Beethoven gibi besteciler de Mehter müziğinden etkilenerek besteler yapmışlar ve alaturka denilen yeni bir müziğin doğmasına neden olmuşlardır. Osmanlı Mehter müziği makam olarak Klasik Türk Müziği özelliklerini taşımaktadır. Mehteran müziği 24 sesten oluşan bir ses sistemine sahiptir.

Sultan II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması ile Mehter de kapatılmıştır. Onun yerini 1831’de Mızıka-i Hümayun almıştır. Askeri Müze’nin müdürlerinden Ahmet Muhtar Paşa’nın çabaları ve Celal Esat Arseven’in yazıları sonucu, Mehter I. Dünya Savaşı sırasında yeniden kurulmuştur. Enver Paşa 1917’de ordu birliklerinde kısa süreli bir Mehter takımı kurmuştur.

Askeri Müze Mehteri 1914’te kurulmuş, 1935’te dönemin Milli Savunma Bakanı Zekai Apaydın tarafından aslına uygun olmadığı gerekçesi ile kapatılmıştır. Bundan sonra Mehter Takımı 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın isteği ve Genelkurmay Başkanlığı’nın uygulaması ile 1953 yılında yeniden kurulmuştur.

Kültür Sitesi

Askeri Müze’nin Kültür Sitesinde yerli ve yabancı, sivil ve askeri her türlü kültür, bilim ve sanat etkinliklerine açıktır. Askeri Müze Kültür Sitesi’nde iki yıl ara ile müzecilik sempozyumları düzenlenmektedir.

Kültür Sitesi’nde konferans, seminer, sempozyum, kolokyum, kongre ve panel gibi toplantıların yapılabileceği toplantı salonları ile sanatsal etkinliklerin yapılabileceği geçici sergileme salonları bulunmaktadır. Bunlardan Atatürk Salonu, akustik özelliğe sahip amfi tiyatro düzeninde olup, 513 kişilik oturma kapasitesine sahiptir. İnönü Salonu 240 kişilik oturma kapasiteli olup, burada sabit simültane sistemi bulunmaktadır. Müzayede, sergi gibi amaçlarla kullanılan Malazgirt salonunda ise spot asma raylar bulunmakta olup, resim sergileri burada yapılmaktadır. Kocatepe salonu ise 150 kişilik oturma kapasitelidir. Ayrıca burası 400 kişilik kokteyl düzenine dönüşmektedir. Fevzi Çakmak salonu ise sınıf düzeninde masa ve koltuklu çeşitli etkinliklere açık bir salondur. Barbaros salonu birbirine açılan iki bölümlü toplantı odalarından oluşmaktadır. Burada üst düzey toplantılar yapılmaktadır. Ayrıca çeşitli etkinliklere açık Ahmet Fethi Paşa salonu, Ahmet Muhtar Paşa salonu da bulunmaktadır. 

Askeri Müzesi ve Kültür Sitesi Komutanlığı
Harbiye, Şişli
Tel    : (0212) 233 27 20
Faks : (0212) 232 27 20

Askeri Müze ve Kültür Sitesi fotoğrafları; www.tsk.mil.tr adresinden alınmıştır.

Deniz Müzesi (Beşiktaş)

İstanbul ili Beşiktaş ilçesinde, İskele Meydanı’nda bulunan Türk denizciliği ve deniz tarihi ile ilgili eserlerin sergilendiği müzenin ilk atılımını Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hüseyin Hüsnü Paşa 1897 yılında yapmıştır. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın emri ile Amiral Arif Hikmet Paşa ve Yüzbaşı Süleyman Nutki Bey Taşkızak Tersanesi’nde, eski mayın deposunun üst katında “Deniz Müzesi ve Kütüphanesi” ismi ile kurulmuştur.

Bu müzede sergilenen eserler denizcilikle ilgili kişi ve kurumlardan sağlanmıştır. Müze Bahriye Nazırı Cemal Paşa zamanında ressam Ali Sami Boyar’ın çabaları ile 1914 yılında genişletilmiştir.

I.Dünya Savaşı sırasında ve onu izleyen yıllarda müze tersane içerisinde iki kez yer değiştirmiştir. II. Dünya Savaşı’nın (1939–1945) başlaması ile birlikte müze kapanmış ve içerisindeki eserler Konya’ya taşınmıştır. Savaşın bitiminden sonra Konya’daki eserler İstanbul’a getirilerek günümüzde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olan Kasımpaşa Divanhanesi’nin bir bölümüne depolanmıştır. Bundan sonra da müze, Dolmabahçe Camisi’nin müştemilat binalarının ve havuzunun bulunduğu yere taşınmış ve 27 Eylül 1948’de ziyarete açılmıştır.

Dolmabahçe Caddesi’nin 1956 yılındaki genişletilmesi sırasında bu bölüm yıkılmış ve eserler Dolmabahçe Sahil Sarayı’nın Arabacılar Dairesi’ne taşınmıştır. Bu arada Deniz Kuvvetleri’ne ait arşiv belgeleri Ağalar Dairesi’nde, kayıklar ve kadırgalar Devlet Malzeme Ofisi’nin Beşiktaş’taki binasında depolanmıştır. Bundan sonraki yıllarda eserlerin bazıları Dolmabahçe Camisi’nin hünkâr mahfilinde ziyarete açılmış ve bulunduğu yerin ahşap oluşundan ve yangın tehlikesinden ötürü Beşiktaş’taki eski maliye binası olan Vergi Dairesi’ne 1960 yılında taşınmıştır.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu’nun isteği ile 1970 yılında bu bina genişletilmiş ve bir kayıklar galerisi yaptırılmıştır. Böylece büyük ölçüdeki tarihi kayıklar ile kadırgalar burada teşhir edilmiştir. Bu arada Ankara’ya taşınan müze arşiv bölümü de yeniden İstanbul’a getirilmiş ve bugün bulunduğu binada sarayın Arabacılar Dairesi’nde faaliyete geçmiştir.

Günümüzdeki Deniz Müzesi binası üç katlıdır. Müze giriş holü dışında silahlar, tershaneler salonu, Kırım Savaşı salonu, Mahmudiye Kalyonu salonu, Atatürk salonu, kaza şehitleri salonu ve tarihi kayıklar galerisinden meydana gelmiştir. Bodrum katı duvarları devrin tanınmış hattatlarının denizcilikle ilgili levhaları ile İstanbul’un panaromik resimlerine ayrılmıştır. Bu bölümdeki özel mekânlardan birisinde de Yavuz Kruvazörüne ait anı eşyaları ile objeler sergilenmiştir.

Müzede sergilenen eserler arasında çeşitli haritalar, fenerler, sancaklar, alemler başta olmak üzere Türk denizcilik tarihi ile ilgili eserler bulunmaktadır. Bunların arasında Trablusgarplı İbrahim Reis’in 1462’de ceylan derisi üzerine yaptığı Akdeniz haritası, Piri Reis’in kitap-ı Bahriyesi isimli eserler de bulunmaktadır. Ayrıca sancak kuranları, deniz kuvvetlerinde hizmet etmiş gemiler, onlara ait jurnal, seyir defterleri, isim plaketleri, sancaklar bulunmaktadır.

Müzenin zemin katındaki giriş holünde Barbaros Hayrettin Paşa’nın Preveze Deniz Savaşı sırasında kullandığı söylenen sim işlemeli sancağı bulunmaktadır. Ayrıca bu kattaki odalarda Atatürk’ün kullandığı eşyalar ayrı bir odada sergilenmiştir. Deniz şehitlerine ayrılan odada ise, 1319–1974 yılları arasında yapılan deniz savaşlarında şehit düşen Türk denizcilerinin kimlikleri ve bazı savaş gemilerine ait objeler sergilenmektedir. Kaza Şehitleri salonunda Ertuğrul, Refah, Atılay I, Dumlupınar II ve Kocatepe gemilerinin batışlarını içeren belgelere de yer verilmiştir.

Müzenin silahlar ve tersaneler salonunda XVII.-XIX. yüzyıllarda yapılmış çeşitli ülkelerin ateşli ve kesici silahları, denizcilikle ilgili tablo ve resimler, Kırım Savaşı (1853–1856) ve Mahmudiye Kalyonu’na ait anılar sergilenmiştir.

Müzede Hollanda ve Venedik sikkeleri, Osmanlı ve Akdeniz haritaları, amphoralar, seyir aletleri, usturlaplar, Osmanlı gemilerinin isim levhaları, Padişah tuğralarını kapsayan gemilerin baş alâmetleri de sergilenmektedir.

Müzenin üst katındaki iki büyük salon resim ve tablolarla süslüdür. Burada I. Dünya Savaşı’na ayrılan salonda savaşla ilgili eserlere yer verilmiştir. Diğer salonda ise Bahriye Mektebi, Fatih Sultan Mehmet’i konu alan tablo ve eşyalar bulunmaktadır. Ayrıca bu bölümlerde gemi maketleri de bulunmaktadır. Barbaros ve Turgut Reis gemilerine ayrılan odaların yanı sıra XVI. yüzyıldan günümüze kadar gelen Türk denizcilerinin giysileri sergilenmiştir. Atatürk’ün kullandığı Savarona başta olmak üzere diğer yatların eşyaları da burada bulunmaktadır.

Tarihi Kayıtlar Galerisi müzenin en ilginç bölümlerinden birisidir. Burada Osmanlı saltanat kayıkları orijinal şekilleri ile sergilenmiştir. Bunların arasında Sultan IV. Mehmet’in (1648–1687) Tenezzüh Kadırgası, Abdülmecit’in 13 çifte köşklü kadırgası, Abdülmecit’in annesi Bezm-i Alem’e ait 13 çifte köşklü kadırga, Sultan Abdülaziz’e ait 13 çifte köşklü kadırga, saray erkânına ait mabeyn kayıkları, piyade kayıkları, filikalar, botlar, gemilerin baş figürleri, baş-kıç armaları, kürekler, padişah tahtı ve kolduğu bulunmaktadır.

Müzenin bahçesi ise açık teşhir alanı olarak düzenlenmiştir. Piri Reis haritasının mozaikten yapılmış röprodüksiyonu, Osmanlı egemenlik sınırlarını gösteren duvar haritaları, Türk denizcilerinin büstleri ve mezar taşları, gerçek mayınlar, torpedolar, gemi demirleri deniz topları ve denizcilikle ilgili kurumların kitabeleri sergilenmiştir. Ayrıca Karadeniz’de 1916 yılında batan Al